reklam

BÜYÜK SAVAŞTA ERZURUM’DA BULUNAN ALMANLARIN BÖLGEDEKİ İZLENİMLERİ

/ 31 Aralık 2017 / 215 / yorumsuz
BÜYÜK SAVAŞTA ERZURUM’DA BULUNAN ALMANLARIN BÖLGEDEKİ İZLENİMLERİ
reklam

GİRİŞ
Tanınmış bir Alman siyaset yazarı olan Paul Rohrbach, Alman
kaynaklarında “Armenische Hochland-Dağlık Ermeni Arazisi”
adıyla geçen Doğu Anadolu’nun, stratejik açıdan Almanya
ve Avusturya Macaristan’ın doğu politikalarında vazgeçilmez
öneme sahip bölgelerden biri olduğunu yazmaktadır.
Söz konusu bölgeye sahip olan hem Doğu Anadolu’ya hem de
doğal olarak Yukarı Mezopotamya’ya hakim olacaktı. Şüphesiz bu
dağlık bölge, bir geçiş bölgesiydi ve iki büyük doğal yol doğudan
batıya doğru uzanıyordu. Dolayısıyla bölgenin Türk kalması, bir
başka ifadeyle Osmanlı Devleti’nin elinde bulunması ve bölgenin
Rusya’nın eline geçmemesi için de Osmanlı Devleti’nin müttefiki
Almanya tarafından desteklenmesi gerekiyordu.                                                                                                                                                             Yine Türkiye’deki Alman misyonerleri
arasında ilk sırayı
alan, hem Alman-Ermeni Cemiyeti
(Deutsch-Armenische Gesellschaft)
hem de Alman Doğu
Misyonu (Deutsche Orient Mission)’nun
yöneticisi olan Dr. Johannes
Lepsius’un faaliyetleri
dini olmaktan çok politikti. Lepsius’un
amacı, Ermeniler arasında
etkin olan Batılı ve Doğulu
diğer Hristiyan güçlerin nüfuzunu
kırmak, pastadan Almanya’ya da pay koparmaktı. Zira Lepsius’a
göre, Mezopotamya, Almanya’nın Türkiye’deki çıkar alanıydı.2
Tahta çıktığından beri, Almanya’yı dünyanın en büyük gücü haline
getirmeyi hayal eden Alman Kayzeri Wilhelm’in diplomat ve sanayicileri,
ülkenin politik ve ticari çıkarlarını ve etkisini tüm dünyaya
yaymışlardı. Ancak, çabalarını esas olarak Doğu’da yoğunlaştırmışlardı.
Can çekişen Osmanlı Devleti’ni bir fırsat kapısı olarak gö-
rüyorlardı. Wilhelm, Berlin yönetimindeki zayıf bir Türkiye’nin, Almanya’nın
Asya’daki yayılmacı çıkarları için ekonomik ve politik bir üs olabileceğine karar verdi.3
Kayzer Wilhelm, “Drang nach Osten”i yani Almanya’nın Doğu Özlemi’ni,
Almanya’nın Doğu’ya doğru yayılmacı politikası’nı her ne
kadar benimsemişse de, bunu düşünen ilk kişi değildi. Bu kavram
bir önceki yüzyılın ortalarına kadar gitmektedir. Bazı ileri görüşlü
kişiler, Sultan’ın çökmekte olan imparatorluğundaki seyrek nüfuslu
alanların kendi sorunlarının çoğunun çözümü olabileceğini daha o
zamandan görmüşlerdi. Öte yandan Alman yayılmacılığının önde
gelen savunucularından Dr. Paul Rohrbach’a göre; “Almanya’nın
geleceği Doğu’dadır… Türkiye’de… Mezopotamya’da… Suriye’dedir.                                                                                                          Almanya’nın Erzurum Konsolosları ve Max von ScheubnerRichter’in
Erzurum İzlenimleri
Bütün bunlar toplu olarak değerlendirildiğinde, Almanların Doğu’da
başta Erzurum olmak üzere, Samsun, Trabzon, Sivas, Halep,Bağdat, Musul, Beyrut, Şam, Yafa,                                                                      Hayfa ve Kudüs gibi önemli merkezlerde
konsolosluk açmaları ve bu merkezlerde, bölgede bulunan
Alman misyoner ve subayları ile de uyum içinde çalışacak, Alman
çıkarlarını ön planda tutacak, Doğu’yu çok iyi tanıyan, üstün
nitelikli, seçkin birtakım diplomatları görevlendirmelerindeki gerçek daha iyi anlaşılır.
Bu bağlamda konumu itibariyle Doğu’nun merkezi olan, doğudan
batıya, kuzeyden güneye uzanan yolların kesiştiği bir noktada
bulunan Erzurum’un gerek coğrafi konumu gerekse stratejik ehemmiyeti
Almanların dikkatinden kaçmamış ve Erzurum, Almanya’nın
Doğu’daki yayılmacı politikasının önemli merkezlerinden biri olmuştu.
Berlin’de tasarlanan, ancak İstanbul’dan eyleme sokulacak
olan “Büyük Oyun”un Doğu’daki uzantılarından biri de Erzurum’daki
Alman Konsolosluğu idi. Bu nedenle Erzurum’a gönderilen Alman
diplomatları özenle seçiliyor, bölgedeki Alman çıkarları doğ-
rultusunda, neyi niçin nasıl yapacağının bilincinde olan çok yönlü,
üstün nitelikli kişiler olmasına dikkat ediliyordu.
Dr. Johannes Lepsius, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın siparişi üzerine,
Alman Dışişleri Bakanlığı Politik Arşivi’nde bulunan Ermeni
sorunu ile ilgili diplomatik yazışmaları (1914-1918) derleyerek, Mayıs
1919’da yayınladı. 1913-1918 yıllarına ait 444 belgenin -belgelerdeki
bazı önemli pasajlar bizzat Lepsius tarafından silinmiş ve
orijinal metinler bilinçli bir şekilde tahrif edilmiştir- yer aldığı bu
derlemenin sonunda, Alman Dışişleri Bakanlığı görevlilerini (1914-
1918) gösteren bir de liste bulunmaktadır. Bu listede; Alman Baş-
bakanları, Dışişleri Bakanları, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarları, İstanbul
Büyükelçileri ile Adana, Halep, İskenderun, Bağdat, Beyrut,
Şam, Erzurum, Hayfa, Yafa, Kudüs, Musul, Samsun, Sivas, İzmir,
Trabzon Konsoloslarının isim ve görev süreleri gösterilmektedir.
Buna göre Erzurum’da görevlendirilen diplomatların isim ve görev süreleri şu şekilde belirlenmiştir:
“Vizekonsul (Viskonsolos) Anders, 4 Eylül 1913’ten Temmuz 1914 sonuna kadar.
Dr. Schwarz, Konsolos, 29 Eylül 1914’ten 17 Şubat 1915’e kadar.
Scheubner-Richter, Konsolos Yardımcısı, 17 Şubat’tan 6 Ağustos 1915’e kadar
Graf von der Schulenburg, Konsolos, 6 Ağustos’tan Şubat
1915 sonuna kadar; 12 Şubat 1916’ya kadar da bu görevi, daha
sonra Sivas’a gönderilecek olan Sekreter Werth yürütmüştür.”5
17 Şubat’tan 6 Ağustos 1915’e kadar Erzurum’da Alman Konsolosu
olarak bulunan Max von Scheubner-Richter’in Türkçe’ye de
çevrilen “Posten auf ewiger Wache” (Sonsuz Nöbette Görev) başlı-
ğını taşıyan anılarında; hem Erzurum’un Alman doğu politikasındaki
yeri ve önemi hem de burada görevlendirilen Almanların üstlenmiş
oldukları misyonları çarpıcı cümlelerle anlatılmaktadır:
“Osmanlı Devleti’nin en büyük düşmanı Rusya idi ve Rus saldırı-
sı Osmanlı Devleti’nin Rusya ile uzun sınır bölgesinden, Kafkasya’dan
da beklenebilirdi. Osmanlı Hükümeti, Ruslardan önce davranıp,
Kafkasya’ya saldırma kararı aldı. Bu saldırının hazırlıklarına
başlandığı sırada Scheubner Batı Cephesi’ni terk etti ve tam zamanında
İstanbul’a geldi. Çünkü, onun Rusya hakkındaki bilgisi ve
Rusça’sı bu zamanda işe yarayabilirdi.
“İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Wangenheim, iletişimini genellikle
Osmanlı Harbiye Nezareti, Alman Askeri Misyonu veya saldırı-
nın ilerlediği safhada emrine verilen Erzurum Konsolosluğu aracılı-
ğı ile sağlıyordu. Karargahın sürekli izleyebileceği bir bağlantı adamı
bulunmalıydı. Scheubner bu görev için çok uygundu. Ama o,
bambaşka bir görev için düşünülmüş ve özel bir askeri amaçla gö-
revlendirilmişti. Rusya’nın asıl hammadde kaynaklarından biri Bakü
petrolleriydi. Görev, bu bölgede yıpratıcı eylemlere yönelmek,
sabotajlarla köprü ve demiryollarının kullanımını güçleştirmekti.
Bu görev aynı zamanda bölgedeki Türk saldırılarının da başarılı
olup olamayacağını belirleyeceği için askeri ve politik bir önem taşıyordu.
Özellikle de Bakü’den Tiflis’e, Batum’a ve Karadeniz’e ulaşan
boru hattının kesilmesi, bu başarılırsa buradan hareketle Kuzey
İran üzerinden veya başka bir yoldan ilerlemeyi sağlayacak imkanlar
bulup sınamak ve gerekirse uygulamak Scheubner’in görevi olmalıydı.
“Eski ve önemli bir ticaret kenti olan, Kafkasya’ya, Karadeniz sahillerine
ve Mezopotamya’ya bağlantıların kavşak noktası durumunda
bulunan Erzurum, onun nüfuz alanının odak noktası olmalıydı.
Bu kent Kafkasya’ya, kuzeye, İran’ın güneydoğusuna yönelik askeri
ve politik girişimler için doğal bir çıkış noktasıydı.                                                                                                                                          “Erzurum’da görevli olan Konsolos Dr. Anders savaş patlak verdiği sırada
Rusya yolunda esir düşmüştü. Bakü petrol boru hattı bakımından
hesapta olan çıkarlar nedeniyle, bir petrol uzmanı olan
Konsolos Yardımcısı Schwarz onun halefi seçilmişti. Scheubner
onunla birlikte çalışacaktı. Scheubner Türk saldırısının başlamasıyla
birlikte Erzurum’a geldi. Bunun üzerine Konsolos Schwarz hemen
görevini ona devretti ve böylece Ocak ayında Scheubner kendisini
Erzurum Konsolosu’nun yerine yardımcı konsolos unvanıyla
atanmış olarak buldu. Scheubner, diplomatik işlerin elçiliği ilgilendiren
nitelikte olanlarını yerine getirmek zorunda olduğu için elçilik
benzeri bir saygınlığı kullanabiliyordu. Bu durum resmi görüşmelerde
de kendini belli ediyordu ve bu oryantal bölgede önemli temsil
görevini olması gerektiği kadar kısa sürede yerine getirmek istiyordu.”6
Almanya, Doğu’ya, özellikle Doğu’nun merkezi konumunda bulunan
Erzurum’a, askeri ve politik misyonla seçkin kişilerden oluşan
görevliler göndermeye devam etmekteydi. Nitekim sonradan
Scheubner’in yerine Erzurum Konsolosluğu’na atanan Almanya’nın
savaştan önceki Tiflis Konsolosu Graf von Schulenburg’un başkanlığındaki
heyette yer alan ve
Scheubner-Richter’in anılarını
kaleme alan Paul Leverkuehn’in
Küçük Asya seyahati izlenimlerinde
Erzurum ayrı bir yer tutmaktadır:
“İstanbul’dan başlayan yolculuğumuz
devam ediyordu ve
mavi yüksekliklerle kucaklaşan
Erzincan şehri bizi selamlıyordu.
Artık Erzurum bizden uzak
değildi. Yüksek dağlar arasındaki derin vadilerden vahşice ve gü-
zel, bereketli çayırlar üzerinden sessizce akan Fırat boyunca ilerliyorduk.
Sonuçta Erzurum Kalesi’ni ilk gördüğümüzde nefeslerimizi
tuttuk: Dünyanın en yüksek tepesi!
“Scheubner, Üsteğmen Stange ve öteki Alman subayları ile birlikte
bizi karşıladığında vakit öğleyi gösteriyordu. Biz 6 Ağustos’u
not düşüyorduk. İstanbul’u Temmuz ortalarında terketmiştik.                                                                                                                          “Erzurum tahminen iki bin metre yükseklikteki uzun alana yayılmış
yüksek bir platonun doğu sınırındaydı. Üç tarafı, ortalama üç
bin metre yükseklikteki dağ sırasıyla çevrilmişti. Şehir, etkileyici,
parlak bir dağ manzarası sunuyordu. Fakat bulunduğu yer dışında
bütünüyle Asyatik, kutu gibi taş yığınları arasında düz damlarıyla
cazibesi azdı. O halde güzelliği keşfetmek için steplere doğru açılmalıydık.
Oradan bakıldığında dik başlı dağların önünde konumlanmış
şehir, ötesinde mavilikler ve sıradağlar, sarı buğday tarlaları altında
kaybolmuş Erzurum yaylaları bulunuyordu.”7                                                                                                                                             Erzurum’dan Gönderilen Konsolosluk Raporları
Almanya’nın başta Erzurum olmak üzere Doğu’da önemli merkezlerde
bulunan konsolosluklarından (Trabzon, Sivas, Musul, Halep
vs.) İstanbul’daki Alman Büyükelçiliği’ne veya doğrudan doğruya
Alman Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen ve bugün Berlin’de, Alman
Dışişleri Bakanlığı Politik Arşivi’nde bulunan konsolosluk raporları;
Büyük Savaş sırasındaki siyasi ve askeri gelişmeleri yansı-
tan önemli dokümanlar arasında yer alır.                                                                                                                                                                        Özellikle Erzurum’dan gönderilen raporlar, Erzurum’un Alman Büyükelçiliği’nin istihbarat
merkezi konumunda olması nedeniyle daha da büyük önem arz etmektedir.
Ancak, savaş sırasında Türkiye’de istenmeden yaşanan
birtakım olumsuzlukları, Türkler ve Ermeniler arasında karşılıklı çekilen
acıları, çatışma ve boğazlaşmaları da yansıtan söz konusu raporlar
kullanılırken; dikkatli davranmak, özenli bir araştırma yapmak,
daha doğrusu bu raporlardan yararlanırken şüpheci bir yaklaşım
sergilemek ve belgeleri değerlendirirken diğer birincil kaynakları
da göz ardı etmemek gerekir.
Erzurum’dan Scheubner-Richter imzasıyla Alman Büyükelçiliği’ne
gönderilen 3 Mart 1915 tarihli telgrafta; Bitlis Vilayeti’nden,
Ermenilerin ayaklanma hazırlığı içinde oldukları ve askeri hedeflere,
jandarmalara karşı silahlı saldırıda bulundukları haberinin ulaş-
tığı, Kayseri’deki ev aramaları sırasında bombalar ve birtakım şifreli
yazışmaların bulunduğu, bu tür olumsuzluklara düşman güçlerin
kışkırtıcı propagandasının sebep olduğu ve bunun üzerine Türk
makamlarının sert önlemler aldığı bildirilmekteydi.8                                                                                                                                                      Öte yandan Alman Büyükelçisi Wangenheim,22 Nisan 1915’te
Erzurum Konsolosluğu’ndan ulaşan bilgileri 25 Nisan’da Alman Dışişleri Bakanlığı’na bildirmekteydi:
“Van ve çevresinde (muhtemelen Rusların kışkırtmaları ile) Ermeni
huzursuzluğu baş göstermiştir. Sokak çatışmaları çıkmış, telgraf
telleri sabote edilmeye başlanmıştır. İçişleri Bakanlığı bu bilgileri
doğrulamış, ancak şimdilik gizli tutulması ricasında bulunmuştur.”9
Başta Van ve çevresi olmak üzere Anadolu’nun her tarafında bü-
yük bir Ermeni huzursuzluğunun yaşandığı, Rusların kışkırtmaları
ile Ermenilerin ayaklandıkları, Van’daki çatışmaların şiddetlenerek
devam ettiği haberleri Erzurum Konsolosluğu’ndan İstanbul’a ulaş-
maktaydı. Türk kuvvetlerinin kaybının ölü ve yaralı olmak üzere altı
yüzü bulduğu, Kayseri ve Diyarbakır’da büyük silah depolarının
ortaya çıkarıldığı, Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni ayaklanmalarına
karşı birtakım önlemler aldığı, Erzurum’da iki yüz kişinin tutuklandığı,
Ermenilerin büyük yerleşim merkezlerinden tehcir edilmelerine
devam edildiği ve onların yerlerini Müslüman göçmenlerin aldığı
yine Erzurum’dan ulaşan haberler arasındaydı.10
Van’ın Ruslar tarafından işgal edildiği, Türklerin askeri durumunun
elverişsiz olduğu, Ruslarla işbirliği yapan Ermenilerin Müslü-
manları katlettikleri, seksen bin Müslüman’ın Bitlis’e doğru kaçtıkları
17 Mayıs 1915’te Erzurum’dan İstanbul’a, oradan da Alman Dışişleri Bakanlığı’na bildirilmişti.11
Alman konsolosluk raporlarına da yansıdığı gibi Birinci Dünya
Savaşı’ndaki ilk yenilginin ardından, istilacı ordulara gösterilen silahlı
Ermeni desteği, Alman Genelkurmayı’nın da ısrarlı önerileriyle
tehcir (zorunlu göç) kararının alınmasına sebep oldu. Tehcir kararında,
ordunun hareket alanını güvenceye almak ve Müslümanlarla
Ermeniler arasındaki çatışmaları önlemek amacı olduğu açıktır.
Kuşkusuz idare bu işlemi uygularken, aktif Ermeni militanlarıyla sivil
halkın çatışmaya karışmayacak unsurlarını ayırt edemezdi. Tehcir
işlemini kimi idareciler oldukça kansız biçimde gerçekleştirdi,
bölgelerindeki nüfusu, öbür bölgeye aktarabildi. (Tehcirin hedefi
Suriye ve Mezopotamya idi). Bir kısım idareci, sürgün edilenlere karşı sorumsuz ve genelde
beceriksizce davrandı; birçok yerde ise intikamcı unsurlar yağma
ve katl olaylarına giriştiler. Ulaşımdaki imkansızlıklar da eklenince,
istenmeyen olaylar zinciri, karşılıklı acılar, mütareke döneminde de
sürecek karşılıklı çatışmalar, boğazlaşmalar devam etti.12
Scheubner, Alman Büyükelçiliği’ne 2 Haziran 1915’te gönderdiği
raporunda; Ermenilerin göç ettirilmesi hakkında Başkomutanla,
Enver Paşa, yaptığı görüşmenin olumlu sonuçlanmadığını bildiriyor
ve Erzurum yaylalarındaki tüm Ermeni halkının Zor Sancağı’na gönderileceğini,
büyük ölçekteki bu göçün katliamla eş değerde olacağını,
çünkü yanlarına alacakları malların azlığından, ulaşım araç ve
gereçlerinin yetersizliğinden ötürü sürgünlerin ancak yarısının gidecekleri
yere sağ ulaşabileceğini, Müslüman olan Ermenilerin ise göç ettirilmeyeceğini yazıyordu.13
Yine Scheubner’in 18 Haziran’da Alman Büyükelçiliği’ne gönderdiği
raporda ise Erzurum’dan çıkarılan Ermenilerin yollarda intikamcı
unsurların saldırısına uğradıkları belirtiliyor, sonrası için ne yapılması gerektiği vurgulanıyordu:
“Erzurum yaylasından sürülen Ermeniler, Erzincan üzerinden
Harput’a giden yolda Kürtler ve benzeri ayak takımı tarafından saldırıya
uğradılar. Erkeklerin ve çocukların büyük bir bölümü katledildi,
kadınlar kaçırıldı. Hükümet sürgünlerin korunması için ya hiç-
bir şey yapamıyor ya da yapmak istemiyor. Bu şartlarda ve daha
sonraki kıyımları önlemek için hangi adımları atmalıyım.?”14
Bunun üzerine Wangenheim, Scheubner’in acilen valiye çıkmasını
ve “Böyle alçakça olaylardan Osmanlı Devleti’nin dostlarının ve
tarafsız yabancıların büyük üzüntü duyduğunu” söylemesini öneriyordu.
Wangenheim ayrıca “Savaş durumunda haklı olsalar bile,
eğer gerekli önlemlerin alınmamasına karşı sesimizi enerjik biçimde
yükseltmezsek bundan, korumasız bir halkın katliama uğramasından
yararlanıyoruz sonucunun çıkarılacağını belirtiyor ve son
olarak “Yerel hükümetlerin görevi, eğer üzerine ağır bir sorumluluk
almak istemiyorsa, bütün imkanlarıyla bu tür olayları engellemek olmalıdır” diyordu.15                                                                        Wangenheim’in direktifleri ve önerileri üzerine Scheubner, tekrar
Erzurum Valisi Tahsin (Uzer) Bey’in huzuruna çıkıyordu. Vali
olaydan duyduğu üzüntüden söz ediyor, olanların maalesef alçakça
olduğuna katılıyor ve tekrarından sakınmak için elimden geleni yapacağım
diyordu. Tahsin Bey, 19-20 Haziran’da Erzurum’dan çıkarılan
Ermenilerin ikinci kafilesiyle birlikte (aşağı yukarı üç yüz aile)
yüz jandarmayı refakatçi olarak gönderme sözünü veriyor ve Scheubner
bu ailelerin rahatsız edilmeden Erzincan’a vardıklarını öğrenince memnuniyetini belirtiyordu.16
Tahsin Bey, göç ettirilen Ermenilere en azından on dört günlük
bir hazırlık süresi tanıdı ve eşyalarını satmalarına veya yanlarına almalarına
izin verdi. Tüccar ve esnafın bir bölümü mallarını ve değerli
eşyalarını Ermeni Kilisesi’nin, Osmanlı Bankası’nın koruması-
na bırakma imkanına sahipti. Tahsin Bey, kağnıları Erzincan ve Sivas’a
kadar çaresiz ailelerin emrine verdi. Erkek korumasından
yoksun ailelerin erkekleri çalışma kamplarından serbest bırakıldı-
lar, ailelerine refakat etme izni aldılar. Erzurum Valisi ayrıca, hastaların,
erkeksiz ailelerin, çocukların ve yalnız kadınların Erzurum’da
kalmalarına da izin verdi. Tüm bunlar Erzurum Valisi Tahsin Bey’in
Ermenilere oldukça insancıl davrandığının birer göstergesiydi ve
zaten -Alman konsolosluk raporlarına aksettirildiği kadarıyla!- diğer
şehirlere nazaran Erzurum’daki Ermenilere, daha ılımlı ve hoşgörülüdavranıldığı,                                                                                         kendilerine birtakım kolaylıklar sağlandığı da bir gerçekti.17
Diğer taraftan Erzurum’dan çıkarılan Ermenilerin yollarda intikamcı
birtakım unsurların saldırısına uğradıkları, Osmanlı Hükümeti’nin
Ermenilerin korunması ve bu tür olayların önlenmesi için hiç-
bir şey yapamadığı veya yapmak istemediği şeklindeki söylemleri
bir de Türk arşiv belgeleri ışığında değerlendirmek gerekir:
“Diyarbekir, Ma‘mûretü‘l-azîz, Bitlis Vilayetlerine
Erzurum’dan ihrâc olunan Ermenilerden beş yüz nüfusluk bir
kafilenin Erzincan ile Erzurum arasında Kürdler tarafından katledildiği
Erzurum Vilâyeti’nden iş‘âr olunmuştur. İhrâc olunan Ermenilerin
yollarda muhâfaza-i hayatlarına imkân nisbetinde çalışılması ve
esnâ-yi sevklerinde firâra tasaddî edenlerle muhâfazalarına me‘mûr
olanlara karşı taarruzda bulunacakların te‘dîbi tabîîdir. Fakat buna
hiçbir zaman ahali karıştırılmayacak ve beyn-el-anâsır mukateleyi intâc edecek ve aynı zamanda harice
karşı da pek çirkin görünecek vakayi‘ tahaddüsüne kat‘iyyen meydan ve imkân bırakılmayacaktır.
Binâen-aleyh o tarikle gelecek Ermenilerin güzergâhlarında
bulunan aşâir ile köylülerin taarruzuna karşı her türlü esbâb ve vesâitin
istikmâliyle müdâfaası ve katl ve gasba cür‘et edeceklerin şiddetle te‘dîbi lâzımdır.
Fî 1Haziran sene(1331) Nâzır Tal‘at”.18                                                                                                                                                                    Osmanlı Üçüncü Ordusu Kurmay Başkanı Felix Guse’nin Erzurum Anıları
Osmanlı kara ordusunun modernleştirilmesi amacıyla 1835’ten
başlayarak, birçok Alman askeri heyeti Türkiye’ye gelmiştir.Bu askeri
heyetlerin ilki Helmuth von
Moltke, sonuncusu ise 1913’te
Türkiye’ye gelen Liman von
Sanders’in başkanlığındaki heyettir.
Avusturya-Macaristan askeri
ataşesi Joseph Pomiankowski’nin
belirttiğine göre, Bü-
yük Savaş başında Osmanlı ordusunda
40’ı aşkın Alman subayı
bulunuyordu. Osmanlı
Devleti Almanya’nın yanında savaşa
girince bu subaylar doğal
olarak Osmanlı Genelkurmayı’nda ve Osmanlı ordusunda önemli
görevlere getirildiler. Alman askeri heyetlerinin talim ve eğitim alanında
Osmanlı ordusunu ne derece modernleştirdikleri tartışılabilir.
Ancak tartışılmayacak bir konu, bu heyetlerin gelişiyle birlikte
Osmanlı Devleti’nin sadece ordusunda değil, her örgüt ve köşesinde,
Alman nüfuzunun gittikçe artmaya başlamasıdır.19 Öte yandan
Liman von Sanders heyetinde bulunan ve üç buçuk yıl Üçüncü Ordu
Kurmay Başkanlığı’nı yapan Felix Guse’nin hatırasındaki Erzurum
izlenimleri ve bölge hakkındaki gözlemleri ise dikkat çekicidir:
“Bölgedeki en yüksek dağ, ‘Ağrı’ dağıdır. Bu dağ beş bin metre
yüksekliğindedir ve zirvesi devamlı karla örtülüdür. İç bölgelerdeki vadiler de çok yüksektir.                                                                            Sivas 1100, Erzincan 1400, Erzurum 1900 metre yüksekliğindedir. Bu bölgede seyahat eden insan
dağ sırtlarından baktığında, karşısında dağ dalgalarından oluşan bir deniz
manzarası görür ve bu dağ dalgalarını bir biri ardınca aştıkça
karşısına sürekli yeni bir dağ çıkacağı duygusuna kapılır. Nehirler
denizlere ulaşmak için sarp dağları yarıp geçmek zorundadır ve hiç
biri ulaşıma elverişli değildir. Bölge orman ve ağaç yönünden fakirdir.
Yalnız sahildeki dağlarda yüksek ağaçlar büyük ormanlar vardır.
Odun ihtiyacı çok çabuk yetişen kavak ve söğüt ağaçlarıyla sağlanmaktadır.
Yakacak olarak da en çok tezek kullanılır.
“Bölgedeki iklim birbirinden çok farklı iki kısma ayrılır; Bu iki
kısmın sınırını sahil dağlarının tepeleri oluşturur. İçeri kısımda kış
sert ve kurudur. Burada kış yükseltilere göre Ekim ya da Kasımda
başlar, Mart veya Mayısa kadar devam eder. Oldukça hoş ve yumuşak
geçen sonbahardan sonra Aralıkta çok kar düşmeye başlar ve
kar yağışı 3-7 gün devam eder. Kar vadilerde 1-2, dağlarda 3-4 metreyi
bulur ve yollar tamamıyla kapanır. Bundan sonra genellikle
sert ve kuru ayaz olur. Karların erimesiyle birlikte yollar yeniden geçilmez
bir duruma gelir; bundan sonra yağmurlu mevsim başlar.
Yağmurlar sürekli ve şiddetli değildir fakat, her gün biraz yağmur
yağar. Temmuz başlarından kışa kadar yağmurun pek yağmadığı bölgede yaz çok sıcak geçer.
“Sahil bölgesinde iklim bambaşkadır. Burada sıcaklık sıfırdan
aşağı düşmez; kış yağmurlu geçer. İç kısımlardaki kara rağmen
yağmur mevsiminde sahilde nem oranı beş kat fazladır. İlkbaharda
karlı dağlardan kalkıp sahil dağlarındaki ormanları aşarak, her tarafı
rengarenk gül ve çiçeklerle örtülü sahile ayak bastığında, insan
kendini çölden kurtulup cennete düşmüş sanır. Köyleri genellikle
bacalı ve yan tarafları sırtların içerisine gömülmüş toprak evlerden
oluşan bölgenin manzarası kasvetli ve hüzünlüdür. İç kısımlardaki
şehirlerin çoğu Avrupa şehirlerine pek benzemez. 1914’te nüfusu
elli binden fazla şehir yoktu. Sivas oldukça işlek önemli bir şehirdi.
Ruslar İran ticaretini yavaş yavaş Tiflis-Batum yoluna kaydırınca,
Trabzon ve Erzurum savaştan önce ticaret açısından gerilemeye
başlamışlardı. Bu geniş bölgede iyi sayılabilecek tek şose, TrabzonErzurum
şosesiydi. Bu yol Erzurum’un doğusunda Hasankale’ye
kadar devam etmekteydi. İçerilerde bazı yerlerde de bir kısım
şoseler vardı. Erzincan kuzeyindeki Sipikör boğazını aşmak için bir şose yapılmıştı.
“Memlekette konserve fabrikalarının bulunmaması beslenme iş-
lerini önemli ölçüde aksatıyordu. Fasulye ve bamya kurutuluyor, buğdaydan bulgur yapılıyordu.                                                                 Kasaplık hayvanların birliklerde kesilmesi kuraldı ve pirinç, bulgur, kuru sebzeler konserve yerine
geçiyordu. Etten kavurma yapılıyor tenekelerde korunuyordu. Bölgede
teneke yapılamadığından bu iş için Bakû gazlarının
tenekelerinden yararlanılıyordu. Bu mıntıkada ne demiryolu ne de
otomobil vardı. Erzak nakliyatı hayvan kuvvetiyle yapılıyordu ve bu
işler için at, katır, eşek, manda, öküz ve deve kullanılıyordu.
“Üçüncü orduya ayrılan bölge başlangıçta Sivas’a kadar
uzanıyordu. Daha sonra Sivas’ta ordu mıntıkasına katıldı. Önceleri
birlikler bulundukları bölgelerden besleniyorlardı. Sahildeki birlikler
Trabzon’dan, Van Vilayeti kapsamındaki birlikler Van’dan ve ordunun
büyük bir kısmı da Erzurum Vilayeti’nden besleniyordu.
Daha seferberlik sırasında Erzurum’un dinamik ve güçlü Valisi Tahsin
Bey, orduya gerekli olan her
türlü malzemeyi hazırlamış ve
emrine vermişti. Bu malzeme
Erzurum’da orduya teslim
olunuyordu.”20
“Seferberlik ilan edildiğinde
Üçüncü Ordu Kurmay Başkanlığı’na
atandım. O zaman bu orduda
Alman subayı olarak yalnız
ben bulunuyordum. Türklerle
çalışmak çok güç olmasına
rağmen, başlangıçtan itibaren
büyük bir samimiyet ve güvenle
karşılaştım. Siyasi ve kişisel haberleşmeler dışında diğer bütün
önemli haberleşmeler elimden geçti. Henüz savaş ilan edilmemişti
ve yığınak yapmak için uzun bir zaman vardı. Rusların, hazırlıklarına
göre; savaş çıkar çıkmaz derhal üstün kuvvetlerle Erzurum
yönünde taarruza geçmeleri ihtimali bulunuyordu. Demiryolu
Sarıkamış’a kadar uzanıyordu ve sınıra kadar birçok şoseler yapılmıştı.
Üçüncü ordunun görevi; Ruslar savunmada kalırlarsa saldırıya
geçmek, Ruslar saldırıya geçerlerse Türkiye topraklarını ve
özellikle Erzurum’u savunmaktı. Üçüncü ordu önceleri çok zayıftı;
Rusların üstün kuvvetle saldıracaklarını göz önüne alarak, önce savunmayı düşünmek gerekiyordu.
Van Gölü ile sahil dağları arasındaki bölgede ‘Erzurum’ bütün
mıntıkanın mihverini oluşturuyordu. Erzurum; önemli ticaret merkezi,
bütün büyük yolların düğüm noktası ve üç denizin sınırlarına da çok yakındı.                                                                                                   Fırat’ın kaynağı buranın kuzeyinden çıkar İran Körfezi’ne
dökülür, Tortum suyu Çoruh Nehri’ne karışarak
Karadeniz’e, Aras Nehri de Hazer Denizi’ne akar. Erzurum üzerine
yürüyecek bir Rus ordusu için izlenecek en rahat ve uygun yol;
demiryolu uç noktası olan Sarıkamış ve Aras Vadisi’nden geçiyordu.
Erzurum’un kuzeyindeki Tortum ve Çoruh sularının yatakları o
bölgede yalçın kayalıklı dağlar oluşturmuştu.
“Bu dağlık arazide büyük birliklerin hareket yapmaları söz
konusu olamazdı. Bununla birlikte Erzurum’dan ve Tortum deresi
yukarısından Sivridağ üzerinde Oltu’ya doğru giden bir çok dağ yolu vardı.                                                                                                        Oltu’da Rus şosesi başlıyordu ve Oltu, Rus sınırının Erzurum’a
en yakın noktasını oluşturmaktaydı. Dolayısıyla bu noktadan
da Rusların ileri harekatı hesaplanıyordu. Şu halde Ruslar
için izlenecek asıl istikametler Aras Vadisi ile Oltu-Erzurum istikametleriydi.
Üçüncü Ordu takviye edildiği için artık bir Türk taarruzu da
düşünülebilirdi. Türk taarruzu, söz konusu iki istikametten, Aras
Vadisi’nden ve Oltu üzerinden yapılabilirdi. Rus mıntıkasındaki
ahalinin büyük kısmını Ruslara karşı ayaklandırmak için Türklerin
ileri harekata geçmelerini bekledikleri gelen haberlerden anlaşılıyordu.
Diğer taraftan Türkiye’deki Ermenilerin de Türkiye aleyhine
zararlı fikirler taşıdıklarına dair birtakım deliller bulunuyordu.
Nitekim Rusların ilerlemeleri üzerine Türkiye’deki Ermenilerin de
Türklere karşı isyan çıkaracakları ihtimalini hesaba katmak gerekiyordu.”21
Doç. Dr. Selami KILIÇ*

reklam