Ermeniler’e karşı, Mevlüt Ağa gibi durmak!

/ 19 Haziran 2018 / 549 / yorumsuz
Ermeniler’e karşı, Mevlüt Ağa gibi durmak!
Erzurum’da, Sultan II.Abdulhamid devrinde, uygulanan vergileri bahane eden büyük bir isyan çıkmıştır.Ömer Sami Coşar’ın “Atatürk Ansiklopedisi” adlı eserinde bu isyana dair önemli ayrıntılar veriliyor. 5 Mart 1906’da başlamış bu isyan. Gerekçe; uygulanan hayvan vergisinin ağırlığı ile baskıcı yönetim anlayışı. Halk bu yönetime vergi vermeyi reddetmekte, İstanbul’a giden vergilerden Erzurum’a hiçbir yatırım ve harcama yapılmadığını iddia etmektedir.

“Küçük Kâzım” lakaplı Kâzım Yurdalan, isyana yol açan vergilerin tam adının “vergi-i şahsi ile hayavanat-ı ehliye vergisi” olduğunu, bu vergilerin Hamidiye Alayları’nın giderlerini karşılamak için konulduğunu ifade ediyor ve şunları anlatıyor: “Bu verginin konulmasına kadar Erzurum’un sınırlı gelirleri de birkaç kişinin elinde yağma ediliyordu. Bu çevrenin olumsuz hareketleri herkesçe biliniyordu. Erzurum’dan terhis edilen askerlere verilen kuponlar yok fiyatına kırılıyor ve Ermeni sarraflarla birlikte kumar masalarında harcanıyordu. Bunlara seyirci kalan hükümetin yeni vergiler koyması ahalinin tepkisine yol açtı, isyanın gerçek sebebi vergiden değildi, onu idare eden yöneticilerin beceriksizliğinden ve iş bilmemesinden kaynaklanıyordu.” (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir İttıhatçı Kâzım Yurdalan)

Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Türk Dünyası Dergisi’nde bu isyanla ilgili daha ayrıntılı bilgiler veriyor. İsyan, İttihat Terakki ile Teşebbüs-i Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyetleri tarafından organize ve idare edilmiş. Teşebbüs- Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti’nin önemli isimlerinden Hüseyin Tosun Bey, Prens Sabahattin’in talimatı ile Kafkasya üzerinden Erzurum’a gelerek bu isyanın bir koluna liderlik etmiş. İsyanın diğer kolu ise, İttihat Terakki Cemiyeti’nin önderliğinde gelişmiş. İngiliz belgeleri, bu isyanların “Can-Verir” adlı yeraltı örgütünce hazırlanıp yönetildiğini açıklıyor. 1906 ve 1907 yıllarında, bir seri ayaklanmaya yol açan bu isyan, sıkıyönetim ilan edilerek bastırılmış. İsyanın elebaşıları Sinop’a sürgün edilmişler. Bu isyan, 1908 Meşrutiyetine giden yolda, Enver ve Resneli Niyazi Beylerin Makedonya dağlarına çıkması kadar önemli sayılıyor.

Erzurum’daki isyan nedeniyle 1908’de yargılanan Mezararkalı Mevlüt Ağa, 28 Ocak 1908 tarihinde Hakkı Selim Beğ’in başkanlığındaki olağanüstü mahkemenin karşısına “polisleri öldürmek, vali Mehmet Ata Beğ’i yaralamak, şahsi vergi ve hayvanat-ı ehliye rüsumunu kaldırmaya çalışmak, devlet düzenini yıkmaya yönelik hareketlerde bulunarak parlamenter rejim lehinde propaganda yapmak, bu amaçla halk arasında yasadışı yayın, devrimci gazete ve bildiri dağıtmakla” suçlanarak çıktığında, kendisini ve 89 arkadaşını şöyle savunuyordu:


“… Madem ki adalet huzurundayım, o halde günahı, vebali bana ait olmak üzere olan biteni söyleyeyim. Fakat neresinden başlayayım? Şimdi de onu kestiremiyorum. İki sene, belki de yirmi sene çekilen dertleri, acıları bir araya getirip de bir saat, nihayet iki saat içerisinde onları nasıl anlayayım? Bu memlekette konuşacak şey mi yok? İşte bunları konuşuyorduk Hâkim Efendi: Bu rezaletlere son verilmesi çarelerini konuşurduk… Fakat rica ederim Hâkim Efendi, bu bahsi burada kapayayım, çünkü çok ayıp. Evet, bu memlekette konuşulacak şey yok mu ki? Mesela bunlar Hâkim Efendi, bunların hangisi bu memleketin namusunu satarak casusluk yapmıştır? Bunların hangisi milletin hazinesini soymuştur? Bunların hangisi milletin çömleğine, tenceresine, çuluna, yorganına, sırtındaki yırtık gömleğine göz koyup sattırmıştır? Orduyu aç, memuru muhtaç, hasta askeri alakasız, ölen  askeri kefensiz bırakıp, cariyeleri saraylarda vur patlasın, çal oynasın diye cümbüş yapanlar bunlar mıdır? Şunlar ki, daha düne kadar hudutların en kahraman bekçileriydiler. O mübarek Erzurum’un ki her ailesinin birkaç şehidi vardır. O mübarek Erzurum’un ki icap ettiği zaman gene her ailesi birkaç kurban vermekten çekinmeyecektir. Bunlara böyle zulümler, böyle hakaretler yapmak yakışık alır mı? Bunlar birdenbire dinlerini mi değiştirdiler? Bunlar birdenbire deli oldular? Bunlar ne yaptı? Hangi haksızlığı yaptılar ki böyle zincire vurulup zindanlara atıldılar? Bu şehitler ocağı niçin söndürülüyor? Bu zincirler, bu laleler, bu mahkemeler, bu hâkimler, bunlar niçin? Bunlar ayıp değil mi Hâkim Efendi?”
 (Yolsuzluğun Ekonomik Politiği/Halil Nebiler-Yalçın Yayınları).

Ve o müthiş deve öyküsü

Mezararkalı Mevlüt Ağa’nın bir de deve öyküsü vardır ki, dilden dile anlatılırdı memleketi Erzurum’da ve başkent İstanbul’da… Onu da Nazım Ören’in, “Şark Vilâyetlerimiz Sahnesinde Yakın Tarihin Dersleri” adlı eserinden okuyalım:

“Birinci Cihan Harbi başladığı zaman Meclis-i Mebusan’daki Türk ve Ermeni mebuslardan şark vilâyetleriyle alâkaları bulunanlar toplandılar, harbe girdiğimiz takdirde neler yapmak icap edeceğini konuştular. İttihad ve Terakkî Fırkası namına benimle Bahaeddin Şakir’i, Ermeni mebuslarından Erzurum mebusu Karakin Pastırmacıyan ile Van mebusu Vartekes’i verilen kararları mahallinde propaganda etmek ve harp çıktığı zaman tatbikata geçmek üzere Erzurum’a gönderdiler. Biz, bu dört zat, Erzurum’da bir kongre topladık. Bu kongreye şark vilâyetleri ve livalarındaki teşekküllerden ikişer Müslüman, ikişer de Hristiyan aza davet ettik. İstanbul’da verilen kararlar bir de bu kongrede gözden geçiriliyordu.

Müzakereler güzel gidiyordu. Harbe henüz iştirak etmemiştik. Bu sıralarda Rusya bir beyanname neşretti. Bunda, Osmanlı Devleti, İtilaf devletleri aleyhine harbe girdiği takdirde Ermeniler’e istiklâl verileceğini, bütün şark vilâyetlerinin Ermeni devletine mal edileceğini vaad ediyordu.
İşte bu beyanname kongrenin kararlarını da Ermeniler’in fikirlerini de alt üst etti. Ermeni çeteleri evvela Van’da sonra Muş’ta tecavüze geçtiler. Ermeni gazetelerinin ağzı değişti. İstiklâlden, Ermeni lisanının resmî dil olarak tanınmasından, şark vilâyetleri vali, mutasarrıf ve kaymakamlarının Ermeni olması lüzumundan, hatta jandarma ve polislerin bile Ermeniler’den olmasından bahsetmeye başladılar. Artık müzakerelerin sonu gelmiyordu. Bir gün yine bir müzakere çıkmaza girmişti. Kongreden bir ricada bulundum: Türkçe gazeteler gibi Ermenice gazetelerin de kongre sonuna kadar mutedil bir lisan kullanmalarının lüzumundan bahsettim. Erzurum mebusu ve Taşnak Komitesi Reisi Karakin Pastırmacıyan Efendi müstehzî bir edayla,
-Bu nasıl teklif… Koca bir milletin ağzını tutabilir miyiz? dedi. Bunu söyleyen Ermeni mebusu, Abdülhamit zamanında Avrupa’dan getirttiği otuz kadar Ermeni komitacı ile, sırf Osmanlı devletini dünya karşısında gülünç bir vaziyete düşürmek ve ecnebi devletlerin Ermeniler lehine müdahalelerini sağlamak maksadıyla İstanbul’da Osmanlı Bankası’nı basan, bankayı bekleyen nöbetçilerimizi kapandığı bankanın pencerelerinden attırdığı el bombalarıyla polis ve askerlerimizi şehit eden adamdır. O zaman hasta adam adı verilen devletimiz, ecnebi devletlerin baskısı karşısında bu komitacıların serbestçe bankadan çıkıp kendilerini Avrupa’ya götürecek vapura binmelerine müsaade etmişti. Meşrutiyetten sonra İttihat ve Terakkî hükümeti, bu kara mazili Ermeni’yi Erzurum mebusu yapacak kadar müsamahakâr ve uzlaşıcı davranmıştı.

Ben Karakin’e cevap vermedim. Fakat Erzurum İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin bu kongreye murahhas olarak gönderdiği Mezararkalı Mevlüt ağa atıldı:

-Bu kongrenin işe başladığı günden bugüne kadar ağzımı açıp bir laf etmedimdedi. Bu hakkımı ve bundan sonraki söz haklarımı yalnız bir defaya mahsus olarak bugün kullanmama müsaadenizi rica ederim.
Mevlüt Ağa’nın Abdülhamit idaresine karşı yapılan Erzurum isyanındaki gayretlerini, isyan sonunda mahkemede yaptığı ateşli müdafaasını kongredeki bütün Ermeniler işitmişlerdi. Mevlüt Ağa ile oynamanın kıpkızıl ateşle oynamak demek olduğunu hepsi biliyordu. Mevlüt Ağa, asabiyetini sinirli tebessümlerinin altında saklayarak devam etti.
-Ben, dedi böyle çeşit çeşit mektepler görmüş, dünyanın altından vurup üstünden çıkmış adamlara öğüt verecek değilim. Sinirleri biraz yatıştırmak için hal-ü maslahata uygun gördüğüm bir masalı anlatacağım. İsteyen güler, isteyen düşünür, istemeyen de çıkar gider…

Bir gün bir ilkbahar günü develerden, atlardan, katır ve eşeklerden ibaret büyük bir kervan, çıngıraklarını çalarak, zillerini öttürerek gelip çamurlu ve dik bir yokuşa dayanır. Dinliyorsun değil mi Karakin Efendi? Kervan uzun bir moladan sonra yokuşu çıkmaya başlar. Çamur dizde, yükler ise ağırdır. Ha bire ha, düşe kalka, ter ve çamur içinde, biri deve biri de eşek iki hayvan hariç, diğerleri yüklerini tepenin başına çıkarabilirler. Yalnız bu iki hayvan, yürümem de yürümem der, çamurlara gömüldükçe gömülürler. Koca kervan bunları bekleyecek değil ya…

Tepeye çıkanlardan birkaç hayvan getirip bunların yüklerini alırlar. Deve ile eşeği çamurların kucağına bırakıp giderler. Deve ile eşek, geceyi çamurun içinde geçirir, dinlenirler. Ertesi sabah gözlerine yolun kenarındaki taze bahar otları ilişir. Boyunlarını uzatır, gövdelerini çeker, yavaş yavaş otlamaya başlarlar. Bir iki saat sonra ayağa kalkabilirler. Nihayet titreye titreye yanı başlarındaki çiçekli vadiye inmeye muvaffak olurlar. Beş gün, on gün yerler, içerler keyifleri yerine gelir. Hoplamaya zıplamaya başlarlar. Eski hallerinden daha sıhhatli, daha kuvvetli bir hale gelirler. Başka bir gün gene attan, deveden, katırdan ve eşekten ibaret bir büyük kervan yokuşu çıkmaya başlar. Çıngırak sesleri, at kişnemeleri ve eşek anırmaları bizim deve ile eşeğin kulaklarına kadar gelir.

Eşek duramaz, deveye sokulur, “Deve kardeş der, benim keyfim yerine geldi, anıracağım” der. Deve o güzel gözleri ve yalvaran bakışlarıyla eşeğin yüzüne bakar, “Aman kardeş der, sakın öyle bir şey yapma. İçinden gelse bile kendini tut. Sesini çıkarma. Zorun ne? İşte Allah’ın bu kimsesiz cennetinde başıboş istediğimiz gibi yiyip içiyor, hoplayıp zıplıyoruz. Anırıp da ne kazanacaksın?” -Dinliyor musun Karakin Efendi? Deve daha yalvarmasını bitirmemişti ki eşek üst perdeden anırmaya başladı.

Meğer kervanın da yorulan ve yükünü yokuşun başına çıkaramayan bir mekkaresi varmış. Kervancılar bu dertlerine derman arıyorlarmış. Vadiden gelen eşek sesini işittikleri zaman hemen koşup eşekle deveyi yakalamışlar, yarı yolda kalan yüklerini bunlara yüklemişler. Fakat devenin arkadaşı olan eşek, hem ham, hem tavlı olduğu için yokuşu çıkarken yorulmuş. Mekkâreciler bunun yükünü alıp deveye yüklemişler. Fakat eşek ya yorgunluğundan ya

da -sözüm ona eşekliğinden- gene yürümemiş. Mekkâreciler bu gösterişli eşeği orada bırakmaya kıyamamışlar. Eşeği de devenin üstüne yüklemişler. –Dinliyorsun değil mi, Karakin Efendi?- Zavallı deve bu ağır yükün altında yürüyüşüne olanca takat ve kuvvetini sarf ederek bir müddet devam etmiş.

Kervan bir uçurumun kenarından geçerken artık tahammülü kalmamış. Uzun boynunu uzatıp sırtında keyif çatan eşeğin yüzüne bakmış, “Eşek kardeş, demiş ben oynayacağım” demiş. Eşek, “Aman deve kardeş demiş. Ben senin sırtında zaten eğreti duruyorum. Sen oynarsan ben şu uçurumlara yuvarlanır parça parça olurum. Aman ha!” Demişse de, deve’den, “O kadar yalvarmalarıma rağmen sen beni dinlemedin, anırdın. Neticede ben bu hale geldim. Sen de sırtımda keyif çatıyorsun. Artık amanı zamanı yok. Sen nasıl beni dinlemedin anırdınsa ben de seni dinlemeyecek oynayacağım” cevabını almış. Deve zıplamaya başlar ve eşek uçurumlardan aşağıya uçup parça parça olur.

Mevlüt ağa sözüne devamla, Karakin Efendi, benim okuyup yazmam yok. Fakat bu adamların teklifinde kabul edilmeyecek bir şey olmadığı meydanda. Koca bir milletin ağzı tutulmaz da, ondan daha koca bir milletin kulaklarına kurşun mu akıtılır? Daha ne istiyorsunuz? Meşrutiyetin ilânından bugüne kadar keser hep sizin tarafınıza yonttu. Şimdi bu adamların istedikleri, “İtilâf devletleri aleyhine harbe girmeye mecbur olursak bizden ayrılmayınız…” dan ibarettir. Bundan daha doğru yol olur mu? Sizden rica ediyoruz. Bu tufandan birbirimizi boğazına atılarak değil, birbirimize dostça sarılarak kurtulmanın çaresini arayalım. Ecnebi devletler, kendi menfaatlerine hizmet edecek uşak arıyorlar. Ne bizim ne de sizin elinizden dostça tutacak değiller. Bu adamların gösterdikleri doğru yoldan ayrılıp da deveyi uçurumun başında oynamaya mecbur ederseniz vallahi billahi paramparça olursunuz” dedi.

Celse kendi kendine bitmişti. Azaların çehreleri kıpkırmızı ve sapsarı kesilmişti. Salonu birer birer terk ettiler. Ben kalktım, Mevlüt Ağa’yı yanaklarından ve sakalından öptüm, öptüm…”


Erzurum Ilıca’da Atatürk ve Mevlüt Ağa
Şimdi de gelin 1919 yılının 3 Temmuz gününe, Erzurum Ilıca’ya gidelim. Orada olup biteni bize Cevat Dursunoğlu anlatsın. Ama önce Cevat Dursunoğlu hakkında kısa bir bilgi verelim. Almanya’da pedagoji eğitim görmüştür, ülke Mondros Mütarekesi ile işgale uğramaya başlayınca, önce İstanbul’da ‘kurtuluş çareleri’ aramış, sonra memleketi Erzurum’a koşmuştur. Orada Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti’ne katılarak faaliyetlerde bulunmuştur. Erzurum Kongresi’ne Mustafa Kemal Paşa’nın delege olarak katılabilmesi için, Kazım Yurdalan’la birlikte istifa etmiş, daha sonra bir ilçeden yeniden delege olarak  seçilmiştir. Zaferden sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nda üst düzey görevler almış, Kars ve Erzurum’dan CHP milletvekili olarak defalarca seçilmiştir. Bendeniz Erzurum Lisesi’nde okurken, Cevat Dursunoğlu’nu gördüm dinledim, tatlı bir Erzurum şivesiyle konuşuyordu ve gerçekten bir tarih konuşuyordu.

O tarihin “Milli Mücadelede Erzurum” adlı pek değerli yapıtından okuyalım 3 Temmuz’da olanları:

“Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşları, ikindi üstü Ilıca’ya varmışlardı. Kaplıcaların önünde düşman baltasından kurtulmuş birkaç söğüdün gölgesinde misafirlere birer kahve sunuldu. Sekiz on kişilik bu küçük grup kahvelerini içerken günün durumu konuşulmaya başlandı. Mustafa Kemal Paşa, bu birkaç dakikalık görüşmede sözü hep milli hareket etrafında dolaştırıyordu. Bu sırada gözleri Ilıca’nın batısındaki sırtlara ilişti. Sıcak yaz güneşi bu sırtların arkasına doğru çekiliyor ve sırtın üzerini ışıklarıyla süslüyordu. Burada, tam yolun geçtiği yerde bir adam ufka mürtesem düştüğü için çok irileşiyor ve arkasına güneşi aldığı için de koyu renkli ve parıltılı bir cevherden dökülmüş bir heykel gibi görünüyordu. Bu güzel ışık ve gölge oyununu ilk gören Mustafa Kemal Paşa olmuş ve yanındakilere göstermişti. Orada bulunanların hepsi birden o tarafa doğru baktılar.

Heykel, sırtlardan aşağı doğru yürüyor, onu ufkun arkasından çıkan yeni heykeller ve Anadolu ovalarının cefakeş kağnıları takip ediyordu. Bu kafilenin ucu sırtların yarı beline yaklaştığı sırada sonu da ufuktan ayrılmış bulunuyordu. Bu, beş on kağnı ile kadın, erkek, çoluk, çocuk yirmi otuz kişilik bir muhacir kafilesi idi. Kafilenin önünde yürüyen heykel, yavaş yavaş söğütlüğe doğru ilerledi. Bu, iri ve dinç bir ihtiyardı. Gür ve aksakalı göğsünü doldurmuş; Anadolu ovalarının güneşi, Anadolu dağlarının rüzgârı çehresini tunçlaştırmıştı. Omuzlarına kartal kanat attığı paltosu ve elindeki asasıyla bir yolcudan ziyade şark mitolojisindeki yarı Tanrı kabile reislerine benziyordu.

Misafirlerin ehemmiyetli kimseler olduğunu anlayan ihtiyarın zeki gözleri parladı. İri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üstüne koyarak oturanları selamladı. Mustafa Kemal Paşa, tâ yanı başına kadar geldiği halde heykelliğinin azametini kaybetmeyen bu ihtiyarın hatırını soruyor; o da gövdesine yaraşan derin ve gür sesiyle teşekkür ediyordu.

Bu kısa hoşbeşten sonra Paşa ihtiyara: “Ağa böyle nereden geliyorsun?” Dedi. İhtiyar, “Paşam, Rus gelirken muhacir olmuştum. Çukurova’da idim. Şimdi köyüme dönüyorum” diye cevap verdi.

Paşa, zamanın nezaketini, halin emniyetsizliğini ileri sürerek böyle bir zamanda buralara dönmesinin pek yerinde olmadığını, kışın sıkıntı çekeceğini anlatmak istedi. Sonunda da, “Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi?” Dedi.

Ağa derhal mukabele etti, “Hayır Paşam, Çukurova cennet gibi bir yer. Bir eken yüz biçiyor. Allah millete zeval vermesin. Bize tarla da verdiler, çayır da…Hamdolsun uşaklar da çalışkandırlar. Değil Çukurova gibi yerden, taştan bile ekmeklerini çıkarırlar. Geçimimiz padişahta bile yoktu. Çok rahattık. Yalnız son günlerde işittim ki, İstanbul’daki ‘ırzı kırıklar” bizim Erzurum’u Ermeniler’e vereceklermiş. Geldim ki göreyim bu namertler kimin malını kime veriyorlar?”

Tunç çehreli, ak sakallı, gün görmüş ihtiyarın iman dolu göğsünden gelen bu ses, yine onun gibi tunç çehreli kahraman askerin gözlerini yaşarttı. Bu eski Türk kalesine millet işi için beraber çalışmaya gelen büyük devlet adamı yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü ve “bu milletle neler yapılmaz?” dedikten sonra ihtiyarla vedalaştı.

Bu ihtiyar, Erzurum’un 1319 ve 1332 ihtilallerine adı temiz bir yiğitlikle karışmış olan Mezararkalı Mevlüt Ağa idi. Mevlüt Ağa, büyük millet zaferinden birkaç yıl sonra öldü.” 

Mevlüt Ağa’nın torununu tanıdım ben Erzurum’da, birkaç yaş büyüğümüz Hakkı Mezararkalı. Hakkı Ağabeyi, dedesinin yolunda bir adamdır, okur ve ‘vurgun’ mahlasıyla şiirler de yazar. Görüşürüz arada bir. Görüşürüz ya, Mevlüt Ağa’nın bir işini anlatmama pek kızar. O işi ben öyküsel şiir olarak “Türk’e Baştan Başlamak” adlı kitabıma da almışımdır. Bilmiyorum haberi var mıdır? Son olarak o şiiri paylaşayım, saygıyla, rahmetle, takdirle anayım Mezararkalı Mevlüt Ağa’yı:


ANANA HER YER TEKNE 
Devir Osmanlı devri
Mevlüt Ağa nâmında
İçince dizini yere koyup nârâlar atan
Ne ki rakı’ya yiğitlik edemeyen 
Bir yiğit adam yaşardı Erzurum’da

Günlerden bir gün
İçtiğini duyunca yaşlı anası
Bir yemin verdirdi ki sormayın gitsin:
“Sütüm, emeğim haram
İçtiğini bir kez daha duyarsam! “

Söz verdi umarsız Mevlüt Ağa:
“Şart olsun üçten dokuza
Koymam artık ağzıma! “

Söz vermek kolaydı da
Söz de durmak çetin iş
Bunca yıllık dostundan ayrılan koca ayyaş
Ünlerken inler oldu
Yatağa düştü
Anasına verdiği söz başka cinliğe dönüştü

Devir Osmanlı devri
Kaçak rakı damıtırdı bir Ermeni eczacı
Baktı ki Mevlüt Ağa bu böyle gitmeyecek
Çağırdı oğlunu gülerek acı acı
Oğul dedi, git eczacıya, de ki
Babam ilacını istedi

Biraz sorgulayınca çocuğu
Ağa’nın derdini bildi Ermeni
Dermanı sarmalayıp oğluna verdi

Mevlüt Ağa yudumlarken ilacı
Tekneye un eleyip hamur yoğurmak için 
Hazırlık yapmaktaydı
Rakının tadını değil
Adını bilen Ana

Silmece doldurdu bardağı Mevlüt Ağa
Çektikçe dirildi, dirildikçe çekti

Oğlu birden iyileşince
Şaşakaldı anası ilacın etkisine
Oğul dedi, o ne iyi ilaçmış
Seni turp gibi etti
Benim de çarpıntım var
Ağzım dilim kurumuş
Bir bardak da bana ver

Çıkmasın diye foyası
Mevlüt Ağa ilaç diye doldurdu
Şifa niyetine çekti anası

Çekmesine çekti ya
Unu tekne yerine
Gezinerek eliyordu yerlere

Mevlüt Ağa şaşırdı
Sana yaramadı bu ilaç ana
Oğlun kurban olsun sana
Tekne nerde, sen nerde?

Çakırkeyf olmuştu ana
Başını çevirdi oğlundan yana
Her yer tekne, her yer tekne
Gam çekme oğul, gam çekme
Anana her yer tekne