Anadolu’da yaşayan evliyânın ve ulemânın büyüklerinden. Babası Osman Efendi de evliyâdan bir zât idi. İbrâhim Hakkı 1115 (m. 1703) senesinde Erzurum’un Hasankale kasabasında doğdu. Tillo’da İsmâil Fakîrullah hazretlerinden ilim öğrendi. Onun sohbetleriyle kemâle geldi. Sofiyye-i aliyye ismi verilen evliyânın büyükleri arasına girdi. Kâdirî idi. Bir ilim ve ma’rifet hazînesi olan “Ma’rifetnâme” isimli eseri pek kıymetlidir. 1195 (m. 1781) senesinde Siirt’in Tillo kasabasında vefât etti. İbrâhim Hakkı hazretleri kendisini kısaca şöyle anlatmaktadır:                                                                                                                                                                                                                                                                                                            Hicretin târihi binyüzonbeş oldu ol bahar,
Kal’ayı ahsende İbrâhim Hakkı doğdu zar.

İhtiyârı ilm idi, tâ sâl-i binyüzkırka dek,
Aşka düştü, ârif oldu, vecd ü hâli kıldı kâr.

Sal binyüzyetmiş oldu, sinn-i Hakkı ellibeş,
Kendi kârı bâr u vârı ihtiyârı kıldı yâr.”

Ma’nâsı: “Hicrî binyüzonbeş târihinde bir bahar günü, İbrâhim Hakkı, Hasankale kasabasında doğdu. Binyüzkırk senesine kadar ilim öğrenmek için çalıştı. Ârif olup dünyâyı unutarak, Allahü teâlânın aşkıyla yanıp kavruldu, işini, gücünü, malını, mülkünü herşeyini bırakarak cenâb-ı Hakka yöneldi.”

İbrâhim Hakkı, yedi yaşına geldiğinde annesi Seyyide Hanîfe Hâtun’u kaybetti. Babası Osman Efendi, İbrâhim’i amcasına emânet etti ve tasavvufda kendisini yetiştirecek bir rehber, âlim aramaya başladı. Kısa sürede Siirt’in Tillo kasabasında İsmâil Fakîrullah hazretlerinin büyüklüğünü, Allahü teâlâ katındaki yüksekliğini anladı. Ondan ilim öğrenmek ve hizmet etmek için geceli-gündüzlü çalıştı. Dokuz yaşına basan öksüz İbrâhim Hakkı, babasının hasretiyle yanıyordu. Amcası Molla Ali Efendi, İbrâhim Hakkı’yı alarak Tillo’ya babasının yanına götürdü.

İbrâhim Hakkı hazretleri Tillo’da babasına kavuşmasını şöyle anlattı: “Ben dokuz yaşında idim. Ali amcam beni babamın yanına götürdü. Bir ikindi vaktinde Tillo’ya girdik. Dergâha vardığımızda, babam ile hocası namaz kılıyorlardı. İlk bakışta İsmâil Fakîrullah hazretlerinin mübârek yüzü, bana, pederimden daha yakın geldi. O anda yüzünün cezbesi gönlümü aldı. Aklım, onun güzelliğine, duruşundaki heybete ve olgunluğa hayran kaldı. Gönlümü ona kaptırdım. Babam beni kendi odasına götürdü. Şefkat ile ilim öğretip, lütf ile terbiye etmeye başladı.”

İbrâhim Hakkı; babasından, tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri öğrendi. Babasının arkadaşı Molla Muhammed Sıhrânî hazretlerinden de, astronomi, matematik gibi zamanın fen ilimlerini tahsil etti. Allahü teâlânın zâtında ve sıfatlarında ma’rifet sahibi olmak, hasta kalbine şifâ bulmak için de İsmâil Fakîrullah hazretlerinin sohbeti ve hizmetiyle şereflendi.

İbrâhim Hakkı hazretleri, Tillo’ya geldiği günlerde gördüğü bir rü’yâyı şöyle anlattı: “Rü’yâmda gökyüzünü beyaz serçelerle dolu hâlde gördüm. Bir ara serçeler hepbirden halkın üzerine doğru saldırdılar. Bana saldıranları babam uzaklaştırdı. Ancak bir serçe fırsat bulup, sağ koltuğuma sokuldu. Sabahleyin rü’yâmı babama anlattım. Babam koltuğumun altına baktıktan sonra, orada tâ’ûn, veba hastalığının belirtilerini gördü. Hastalığa yakalandığım ilk beş gün kendimden habersiz olarak yattım. Altıncı gece gözümü açtığımda babamı başucumda ağlıyor gördüm. Muhterem hocamız İsmâil Fakîrullah hazretleri de yanında idi. Mübârek ellerini kaldırdı. Bana uzun uzun duâ ettikten sonra babama; “İbrâhim’in işi bitmiş iken Allahü teâlâ ihsân ederek onu yeniden diriltti” buyurarak müjde verdi.”

Yine şöyle anlatmıştır:

“Yaz mevsimiydi. Bir Cum’a gecesi babam murâkabe yapıyordu. Ben de yatıp uykuya dalmıştım. Rü’yâmda Tillo’nun harman yerine bir anda binden çok süvari ve piyade asker geldi. Atlı olanlar attan inerek bir yere toplandılar. Boyları iki adam yüksekliğinde olan bu askerler, at ve diğer malzemelerini harman yerine bırakıp, üstadımız İsmâil Fakîrullah hazretlerinin dergâhı kapısında saf saf dizildiler. Ben büyük kalabalığı seyrederken, dergâh kapısının sağ yanında duran saftan birisi eğilip beni kucağına aldı. Tebessüm ederek öptü ve sol tarafında olanın kucağına verdi. O da alıp muhabbetle öptü ve solunda duranın kucağına verdi. Bu şekilde sıra ile sekizinci kimsenin kucağına geldim. O da beni öptü, onun solunda dergâhın kapısı vardı. Beni yavaşça şefkatle yere bıraktı. Kapı açıktı, içeri girdim. Mübârek hocamız Fakîrullah hazretlerinin huzûrunda sekiz seçilmiş zâtın ayakta durduğunu gördüm. Hocamız da ayağa kalktı ve onlarla müsâfeha edip sarıldılar. Ben bu hâle şaşırmıştım. O sırada uyandım. Bu rü’yânın lezzeti canıma can katmıştı. Sevincimden rü’yâmı hemen babama anlattım. Meğer babam, uyanık olduğu hâlde, benim rü’yâda gördüklerimi görmüş, hâdiseye muttali olmuş ve onlarla konuşmuştu. Babam bana şöyle tenbih etti ve; “Bu rü’yâyı kimseye söyleme. Bu rûhlar için iyi olmaz” buyurdu. Sabah oldu Cum’a namazından sonra dergâhın kapısı önünde oturmuş duruyordum. Siirt tarafından at üzerinde ak sakallı bir ihtiyâr geldi. Kapının önüne gelince atından indi. Benim yanıma gelip elimi tuttu ve öptü, şaşırdım kaldım. Zîrâ bu kimseyi tanıyâmamıştım. Hocamızın huzûruna girmek için izin istedi. Verdiği hediyeleri içeri götürdükten sonra hocamın yanına gittim ve; “Kapıda yaşlı bir kimse huzûrunuza çıkmak için izin istiyor efendim” dedim. “Gelsin” buyurdular. Misâfiri buyur ettim. İçeri girince oturması işâret edildikten sonra; “Ve aleyküm selâm ey Seyyid Hamza! Bu Cum’a gecesi bize çok misâfir geldi” buyurdu. Hocamızın bu tatlı hitabından Seyyid Hamza çok şaşırdı. İlk defa gördüğü bu kimse kendi ismini nereden bilmişti. Ve gece gelen misâfirlerin arasında olduğunu nasıl anlamıştı.

Bunları hem düşündü, hem de kalkıp hocamın elini öptü. Bir müddet ağladı, izin isteyip dışarı çıktı. Bizim odaya buyur ettim. İçerde babama hâlini şöyle anlattı: “Ben Siirt’in ileri gelenlerinden Seyyid Hamza’yım. Bu âna kadar Tillo’ya hiç gelmedim. Bu büyük âlim ve evliyâyı da hiç ziyâret etmemiştim. Bu gece rü’yâmda beşyüz kadar nûr yüzlü atlı âlim ile beşyüz piyade evliyâya Siirt önünde karıştım. Onlarla birlikte Şeyh İsmâil Fakîrullah hazretlerini ziyârete geldik. Bu kasabayı ve yolunu rü’yâda görerek öğrendim. Harman yerine geldiğimizde atlılar atından indi. Beraberce bu dergâhın kapısına saf saf dizildik. Sıra ile bu mübârek hocanızı ziyâret ettik. Bu dergâhın kapısı önünde şu küçük oğlunu gördüm. Evliyâlar kucaklarına alıp sıra ile sevdiler. Kapının önüne gelince çocuk içeri girdi. Ben de kapının önüne geldiğimde uyandım. Hâlâ o rü’yânın te’sîri altındayım, duyduğum o lezzet hâlâ devam ediyor. Sabah olunca atıma binip rü’yâda geldiğim yol ile doğru buraya geldim. Kimseye sormadan dergâhı bulup, sizleri tanıdım. Hazret-i Şeyh’e geldim. Bu gördüğüm rü’yâyı anlatacaktım. Birgün sonra da ona talebe olup hizmetiyle ve sohbetiyle şereflenecektim. Ben daha anlatmadan; “Ey Seyyid Hamza! Bu gece bize çok misâfir geldi” diyerek hem ismimi hem de rü’yâda olanları anladı. Şaşırıp kaldım.” Seyyid Hamza’nın bu şaşırmasına babam şöyle cevap verdi: “Senin bu gördüğün rü’yânın aynısını bu oğlum da gördü. Lâkin avvâmın gördüğü rü’yâları, seçilmiş evliyâ uyanık iken görüp müşâhede etmiştir. Allahü teâlânın ihsânları sonsuzdur.”

İbrâhim Hakkı hazretleri onyedi yaşında yetim kalmasını şöyle anlattı: “1132 (m. 1719) senesinde, benim çok sevdiğim babam ve anam, dert ortağım, üzüntülerimin gidericisi, hücredâşım, gurbet yoldaşım Derviş Osman Efendi, Cum’a gecesi sabaha yakın dünyâdan âhırete göçtü. Hak yolunda can verip Allahü teâlâya kavuştu. Maksadı hâsıl olarak rahmet deryasına daldı. Bu yetim o gece başka misâfir odasında yattı. Sabahleyin kalkıp, hasta babamı görmek istediğimde, oradakiler bana; “Git, önce namazını kıl, sonra gel. Hasta şimdi rahatladı” dediler. Bu söze inanıp mescide gittim. Herkes burnunu tutuyordu. Hepsinin nezle olduğunu sandım. Namazdan sonra odamıza geldiğimde babamın vefât ettiğini gördüm. Benim de rahatım gitti. Gönül evim karardı. Bir anda babamın ayrılık hasretiyle virânelerdeki kuşlara döndüm. Öyle feryâd etmek istedim ki, sesim göklere çıkacaktı. Ben bu hâlde iken o merhamet menbâı mübârek hocam geldi. Benden o üzüntü ve elemi aldı. Ben de kalkıp kendi kendime; “Şimdi ayıptır, sabredeyim. Hocam gittikten sonra nasıl ağlıyacağımı ben bilirim” dedim. Mübârek hocamız herkese selâm verip, garîb oğlu Derviş Osman Efendi’nin başı ucunda oturdu. Şehid olan rûhuna bir Fâtiha okuyup, sevâbını bağışladı ve murâkabeye daldı. Ben hocamın karşısında babamın da ayak ucunda idim. Bir anda Allahü teâlânın inâyeti erişti, ihsânlarına kavuştum. Vefât eden babam, mübârek başını kaldırdı. Kimya te’sîri olan nazarıyla yüzüme bakıp, tebessüm ederek ta’ziyede bulundu. O anda mübârek göğsünden şimşek gibi bir nûr parladı. Kalbim titredi, üzüntü ve elem gidip, yerine sürûr ve lezzet doldu. Babamı bu hâlde görünce, bayramlıklarını giymiş bir çocuk gibi sevindim. Üzüntülü duran ahbablar bu sevincime bir ma’nâ veremeyip hayret ettiler. Allahü teâlânın ihsânı ve mübârek hocamın himmeti bereketi ile olan bu hâdiseyi oradakiler görememişti. Hocamız oradan ayrıldıktan sonra babamın yüzünü açıp baktım. Gülmüş bir hâli vardı. Yüzü nurlu, bedeni sıcak ve yumuşak idi. Sanki uyuyordu. Cenâze namazına çevre köyler ve bütün Siirt halkı geldi. Namazını hocamız kıldırdı. Onun vefâtına benden başka herkes üzüldü. Âlemin babası olan hocamız, bu yetimine şefkat edip iltifât eylediğinden, merhum babamdan sonra onun hizmetleri bize mîras kaldı. O mübârek hocam, bu bozuk huyluyu nice hikmet şurupları ile terbiye eyledi. Kalb hastalıklarından beni kurtardıktan sonra, kendi muhabbeti ile yaktı. Böylece bende, âhıret hâllerinde yakîn hâsıl oldu. Tevekkül etme, dert ve belâlara, ibâdete ısrarla devam etmeye tahammül, her işe rızâ gösterme hâli hâsıl oldu. Pek kıymetli, lezîz ni’metler ihsân edildi. Hepsinden daha evlâsı, kıymetlisi ise, Allahü teâlânın zâtında ve sıfatlarında bilgi sahibi olmaya, ma’rifetullaha kavuştum.”
İbrâhim Hakkı hazretleri, babasının vefâtından sonra hocasının emriyle Erzurum’a gitti. Amcalarının da teşvikleriyle sekiz sene ilim tahsil etti. Burada tahsilini bitirdi. Fakat gönlü, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerinin ateşiyle yanıyordu. 1140 (m. 1728) senesinde yirmibeş yaşında iken tekrar Tillo’ya geldi. Burada hocasının 1147 (m. 1734) senesinde vefâtına kadar hizmetiyle şereflendi. Sonra Erzurum’a döndü. Küçük yaşta ayrıldığı Hasankale’ye gelip, yerleşti.
İbrâhim Hakkı hazretleri, Hasankale’de evlendi, sonra İstanbul’a gitti. İkinci Mahmûd ile görüştü ve saray kütüphânesinde çalışmalar yaptı. Bir sene sonra talebe yetiştirmek için Abdürrahmân Gazi zaviyesine ta’yin edilerek Erzurum’a geldi. Talebe yetiştirmek için, uzun ve yorucu bir çalışmaya girdi. Hanımı Firdevs Hâtun’dan, İsmâil Fehim ve Ahmed Naîmî isminde iki oğlu dünyâya geldi.

1169 (m. 1755) senesinde tekrar İstanbul’a gitti. Sarayda, dîvân kâtibi Ali Efendi başta olmak üzere, pekçok kimselerle dost oldu. Sultan Üçüncü Mustafa Hân zamanında da Abdürrahmân Gâzî zaviyesinin berâtı yenilendi.

İbrâhim Hakkı hazretleri, 1177 (m. 1763) senesinde hâtıralara bağlılığı ve vefa duygusunun çokluğundan, hocasının memleketi olan Tillo’ya gitti, İsmâil Fakîrullah hazretlerinin torunu Fâtıma Hâtun’la evlendi. Orada kaldı. Talebe yetiştirmeye burada da devam eden İbrâhim Hakkı (rahmetullahi aleyh) bir sene sonra hacca gitti. Dönüşünde tekrar talebe okutmaya devam etti.

İbrâhim Hakkı hazretleri, zaman zaman Tillo’da, “Cebel-i Ra’sil Kuvâ” ismindeki tepeye çıkardı. Talebelerine de; “Bu tepe, yakında büyük bir nâma kavuşacaktır” derdi. Bu tepeye bir musalla taşı yaptırdı. Her uğradığında oraya otururdu. Ölümü, âhıreti ve hesabı düşünürdü. Yine birgün üç talebesi ile bu tepeye çıktı. Üçünün de ismi Mahmûd idi. Onlara; “Sübhânallah! Hepinizin adı da Mahmûd. Herbiriniz de amcalarınızın kızı ile evleneceksiniz.

Fakat sâdece biriniz Allahü teâlânın evliyâ kulları arasında yüksek derecelere sahip olup; “Memduh” lakabıyla isimlendirilecektir. Ona her taraftan akın akın talebe ilim öğrenmeye gelecektir. O, bu tepeye bir ev yaptırıp herkesin hidâyete kavuşmasına vesile olacaktır” buyurdu. Talebeler de kendi kendilerine; “Mübârek hocamızın müjde verdiği o kimse ben olsam” diye temenni ettiler. Bir müddet sonra içlerinden iki tanesi oradan ayrıldı. İbrâhim Hakkı hazretleri yanında kalan Mahmûd’a; “Biraz önce müjde verdiğim Mahmûd sensin. Fakat bu sırrı, ben sağ olduğum müddetçe kimseye söyleme” buyurdu.

1192 (m. 1778) senesinde ömrünün sonlarına yaklaşan İbrâhim Hakkı, vasiyyetnamesini yazdı. Sık sık hastalanması sebebiyle bizzat kendisi kitap yazmak için uğraşamıyordu. Ancak yazdırmak sûretiyle kalan ömrünü bereketlendirmek istiyordu. Bu sebeple oğullarının kâtip olarak yardım etmelerini istedi. Kendisi söyleyip oğulları yazdılar. Nihâyet 1195 (m. 1781) târihinde Cemâzil-âhır ayında bir Perşembe günü vefât etti. Tillo’da, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerinin kabrine komşu olacak şekilde defnedildi. Ölümü için de; “Hudâyı bilmeğe ancak cihâne geldi sultânım” mısra’ı târih olarak düşürüldü.

Hayâtını ilim öğrenmek, öğretmek ve kitap yazmakla geçiren İbrâhim Hakkı hazretlerinin vefâtında, iki oğlu ve iki kızı vardı. Oğulları, İsmâil Fehim ve Muhammed Şâkir’dir. Babasının neslinin devamını Muhammed Şâkir sağladı. Kızları Şemsî Âişe ile Hanîfe Hâtun’dur.
İbrâhim Hakkı hazretleri, tefsîr, hadîs, fıkıh gibi naklî ilimlerin yanında, aklî ilimlerle de uğraşmış, canlılar hakkında çeşitli teoriler ileri süren Fransız doktoru Lemarck, İngiliz Ch. Darvin, Hollandalı Hugo de Vries gibi batılı ilim adamlarından çok önce, canlılar hakkında, en basitinden en mükemmeli olan insana kadar düzgün bir tekâmül bulunduğunu yazmıştır. Bu konuyu ele alırken, bu tekâmülde arada görülen belli noktaları, husûsî özellikleri ve her birinin hudutlarını tesbit etmiş, hepsinin ayrı ayrı cinsler olduğunu ayrıca belirtmiştir. O sâdece biyoloji ilmi ile değil; fizikten kimyaya, matematikten astronomiye kadar, devrindeki bütün ilimlerle uğraşmış, bir ilim ve ma’rifet hazînesi olan Ma’rifetnâme’sinde, bütün bunlara yer vermiştir. Mevâlîdi, ya’nî canlı cansız bütün varlıkların yaradılış sırrını bilmek ve irfanı tahsil etmek, onda pek açık olarak görülmektedir.

Hayâtında hiçbir zaman okumayı ve okutmayı elden bırakmayan İbrâhim Hakkı hazretleri, ideal insan tipi olarak, ârif insanı göstermiştir. Kendisi de bu ölçü içinde kalmıştır. Ona göre, ârif; gönülle ve akılla bilendir. Fakat gönülle bilmek ârifin yegâne husûsiyetidir. Bu yüzdendir ki o, gönüle, eserlerinde büyük yer vermiştir. Gönül, sevgilinin mekânıdır. Aşk sayesinde bu sevgi vardır. Bu yollarda hikmet (fen ve san’at) vardır. Mevâlîd (varlıkların sırrını anlama) bu yolla olmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse İbrâhim Hakkı; gönül sahibi olan, fen ve san’ata yer veren büyük bir âlim, hakka rızâ gösteren bir velîdir. Eserlerinin ismine ve mahlasına bakınca, bütün bunların hepsi görülür. Dîvânının adı “İlâhînâme”dir. Bu ismi boşuna koymamıştır. Hakîkaten hepsi ilâhidir. Ma’rifetnâme ise ârifin kitabı demektir.

İbrâhim Hakkı (r.aleyh) ömrünün sonlarına doğru, eserlerinin dille değil gönülle okunmasını istemiştir. İbrâhim Hakkı hazretleri, açık fikirli, neş’eli bir ârif idi. Bilhassa bu husûslar, yakın dostu Şâir Hâzık’la olan yârenliklerinde ve kendi hanımlarına yazdığı mektûplarında görülmektedir. Bir de annesinin ismini koyduğu kızı Hanîfe’ye söylediği manzûm öğüdünde bunlara yer vermiştir. Kızına: “Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can” derken, mutlaka kendi tecrübelerini ve hâllerini de aktarmaktadır.

O hâtıralara çok bağlı idi. Hemen her hâdisenin târihini düşürürdü. Bunu daha çok yakınları için yapmıştır. 1172 (m. 1759) yılında oğlu Osman Nedim’in ölümü için;

Hasretiyle ağladı halk-ı cihan,
Geldi târih gitti vây Osman cüvân,

Hanımlarından Züleyhâ Hâtun’un vefâtı için de;

“Duâ eyle Hakkî ana söyle târih,
Di firdevs-i a’lâyı bula Züleyhâ”

târihlerini düşürdü.

İbrâhim Hakkı hazretleri için şiir, bir vâsıtadır. Ona göre şiir Hakkı anlatmalıdır. Edebi bildirmelidir. Hakkı anlatmak için, kalemin âşıkın elinde olması gerekir. Ancak o zaman Hak âşığı, Hakkı anlatacaktır. Şiirde sevgiliye (Allahü teâlâya) yer verilince, o kıymet kazanır. Sevgiliden bahsetmeyen şiirde güzellik aramak boşunadır. Şiir böyle olunca hikmettir.

Şiirleri, Dîvân’ında ve yer yer Mâ’rifetnâme’sinde yer almaktadır. Mâ’rifetnâme’deki şiirlerin pek çoğu dîvânından alınmıştır. Yalnız bu eserde yer alan ve mevzûları toplayarak anlattığı şiirler, öğretmek içindir ve bir bakıma işlediği konuların özeti durumurdadır. O, bu şiirlerinde hep Hakkî mahlasını kullanmış ve hep kendisine öğütlerde bulunmuştur. Şiirlerinin büyük bir kısmını Türkçe ile yazmıştır. Ayrıca Arabça ve Farsça ile yazdığı şiirleri de vardır. Daha çok bu şiirlerde; Hakkî mahlası yanında Ferdî mahlasını da kullanmış olmasına rağmen, en fazla Fakiri mahlasını kullanmıştır, İbrâhim Hakkı’nın bu mahlası kullanması hocasına olan bağlılığının tezahürüdür. Bir de insanın aczini bu kelimede görmüştür.

İsmâil Fakîrullah hazretleri‘nin talebesi İbrâhim Hakkı için pekçok sözler söylemiş.                                                                       “Molla İbrâhim! Ben babamdan, o da dedemden bütün ilimleri okutmağa me’zûnuz. Mesâbih’in ta’lîmi, Meâlim-üt-tenzîl tefsîri ve din ilimlerini öğretmekte seni me’zûn kıldım.”“Molla İbrâhim! Esas olan kalbdir, şart olan muhabbettir. Kalbinde arzusu olan Mevlâyı bulur. Çünkü o kuluna yakındır ve onunladır.”

“Molla! Ben Fakîrullah’ım. Allahü teâlânın sevdiğini severim.”

“Molla! Gökler ve yerler yaratılalıdan beri sen bizim sevgilimizsin.”

“Molla! Cennet ve Cehennem için değil, belki Allah yolunda muhabbetimiz içinsin.”

“Molla! Sen bizim çocuğumuzsun. Sen benim yanımda Abdülkâdir gibisin. Evlâdım gibisin.”

“Molla! Benden haya etmeyi bırak. Bana dön. Sen bendesin. Ne yaparsan kabûlümdür.”

Molla İbrâhim! Bize yakın olan uzak, uzak olan yakındır. Sen nerede olsan benim yanımdasın. Seni denize atsam, Allahü teâlâ tekrar seni bana verir.”

“Molla! Burada biz seni terbiye ederiz. Allahü teâlâ seninledir. O, senin yardımcındır. O seni korur. Sana uzun ömür, çok evlâd versin ve sonunu hayır eylesin.”

“Molla! Allahü teâlâya, bütün arzularını sana kolayca vermesi için yalvardım ve duâ ettim. Allahü teâlâdan, bütün maksadlarına kavuşmanı ümîd ederim.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-1, sh. 57

2) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 39, 40

3) Sefînet-ül-evliyâ cild-2, sh. 148

4) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 74, 75, 547, 1054

5) Ma’rifetnâme

6) Rehber Ansiklopedisi cild-8, sh. 43