reklam

KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI

/ 6 Aralık 2017 / 92 / yorumsuz
KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI
reklam
SELAMİ Saygin <selamisaygin@gmail.com>
Çar 06.12.2017, 17:10
 KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI

İnsan olmanın vazgeçilemez özelliklerinden birisi de seçme hakkına sahip olmasıdır. Çünkü seçme hakkı kişi olmanın, akıl, irade sahibi olmanın aynı zamanda sorumluluk sahibi olmanın da bir sonucudur. Seçimini elbette isabetli yapanların karşılaşacakları sonuç ile isabetsiz yapanların karşılaşacakları sonuç da farklı olacaktır.

Sorumluluk sahibi bir kişi olmanın, seçiminin sonucundan hesaba çekilecek birisi olmanın doğal bir uzantısı olarak insan din konusunda bile serbest bırakılmıştır. Din için zorlanması kerih görülmüştür. İnsanı din konusunda zorlamak onun kişiliğine müdahaledir, haksız bir saldırıdır.

Seçim konusu bir kişilik hakkı kadar irade sahibi olma hakkıdır. Seçim yapanlar kişilik sahibi irade sahibidir. Bundan dolayı da sorumlulukları vardır. Zaten hiçbir hak karşılıksız ve sorumluluk alanı dışında düşünülemez.

Seçim hakkı ister istemez bir seçeneğin varlığını da gerekli kılar. Bu hakkın kullanılması ancak ve ancak birden fazla seçeneğin olması ile gerçekleşebilir. İnsanı tek bir seçeneğe mecbur ve mahkum etmek, onun kendine göre bir seçenek oluşturmasını engellemek de onun bu temel hakkını yok saymakla eş anlamlıdır.

Din konusunda insanın zorlanamayışı, kadın erkek ayırımı olmaksızın her iki tarafı da kapsar. Yine dinin öngörülerine göre kadınlar ve erkekler arasında da bir fark gözetilmez. Yani erkek olanlar namaz kılmakla yükümlü iken, oruç tutmakla yükümlü iken ya da zekat vermekle yükümlü iken kadının bu tür emirlerden muafiyeti yada indirimli olarak bunları yerine getirmesi söz konusu değildir.

Çünkü erkek ve kadın cinsi akıl irade ve seçme hakkı bakımından biri birinden farklı değildir. Mutlak anlamda ibadetler konusunda kadın sorumlu sayılır ve sorumluluklarını yerine getirmesi durumunda da alacağı ödül bakımından bir cinsiyet ayırımına tabi tutulmazken, ülke yönetimi konusunda kadınların dikkate alınmayışı ya da yok sayılması yahut ikinci plana atılmasını dini bir karşılığı yoktur. Tarihte rastlanılan örnekler ise tümüyle o örnekleri ortaya koyanların tercihidir yoksa dini bir zorunluluk değildir. Erkekleri ön palanda tutan bir örfün sonucudur.

Yöneticilerin özgür bir iradeyle ve farklı seçenekler arasında uygun görülenlerin seçilmesi hakkı maalesef çok gecikmiş olarak II.meşrutiyet döneminde 1908-1913 arasında sadece erkeklerle sınırlı olacak şekilde uygulanmış ve kadınlar yok sayılmıştır. 1923/1950 arasında i dönemde ise seçme hakkı asıl içeriğinden yoksun bırakılmıştır. Çünkü halk için neyin doğru, gerekli olduğunu “üstün bir irade” karar vermiş ancak o üstün iradenin uygun gördüğü tek bir seçeneği kabullenmeye halk zorlanmıştır.

Ülke için gerekli olan görüşte o üstün irade tarafından tayin edilmiş ancak onun parti kurması ve o partinin adaylarının seçimlere katılmasına izin verilmiştir. 1923/1950 arasındaki meclisleri ve onun üyeleri daha çok bir ayan meclisi durumundadırlar. Üstün iradeyi temsilen oradadırlar. Halka karşı asla bir sorumluluk hissetmemişlerdir. Kendilerini seçip gönderenin halk değil o üstün iradenin olduğu bilinciyle davranmışlardır.

Bu ayan meclisi özelliği taşıyan kurulun üyelerinin “milletvekili” adıyla halka seçtirilmesi bir fanteziden öteye geçememiştir. Hatta bu ayanlığın 1961/1980 arasında “tabii senatörlük” adıyla başka bir örneği daha tahakkuk etmiştir.

Türkiye’nin siyasi tarihinde halkın sadece nesne görüldüğü, üstün iradenin yapıp ettiklerini beğenmek, alkışlamakla ödevli sayıldığı dönemde yapılan göstermelik ayan meclisleri seçimlerinde kadınların da oy vermeleri, seçme ve seçilme haklarının teslim edildiği anlamına gelir mi?

19302ların Türkiye’sinde kadınların kahir ekseriyeti başörtülüdür. Bir defa bu örtüleriyle ayan meclisinde yer almaları mümkün değildir. Çok daha sıradan ve çok daha alt seviyede her hangi bir kamu görevine de bu kıyafetleriyle katılmaları da asla mümkün değildir. Üstelik üstün irade tarafından beğenilmeyen, onaylanmayan bir siyasi görüşü olan kadınlar da zaten peşinen “düşman” vatan haini” sayılmışlardır. Bundan dolayı 1930’ların Türkiye’sinde kadınların seçme ve seçilme hakkı yoktur.

1950’den itibaren Türkiye’de başlayan çok partili özgür seçimlerde bile kadının önemli bir yeri ve ağırlığı yoktur. Kılık kıyafet engeli her zaman kadınların seçme ve seçilme haklarının önünde bir Çin Seddi gibi uzayıp gitmiştir. Ancak yine çok gecikmiş olarak 2015 genel seçimlerinde kadınların kıyafetine bakılmaksızın, sahip oldukları siyasi görüşlerin üstün iradenin onaylaması şartı aranmaksızın seçme ve seçilme hakkına hakkını kullanmışlardır. Bu yüzden Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi olarak 5 Aralık 1934’ün anılması yanlıştır, Kemalist bir mitolojidir. Aslında kadınların seçme ve seçilme hakkını kullandıkları tarih olarak 2015 genel seçimlerini anmak daha gerçekçi ve Türkiye şartlarına daha uygundur.

reklam