Şubat 6, 2026
ZULÜM VE ADALET

FATMA AFİFE GÜRSOYİnsan, zulmü çoğu zaman güçlülerin hikâyesi sanır; oysa zulüm, gücün değil, acziyetin dilidir. Tarih boyunca sömürgecilik adı altında kurulan düzenler de tam olarak böyle bir acziyetin ürünüdür. Toprağa hükmeden, ama insanın hakikatine hükmedemeyen bir zihniyet… Vatanları işgal eden, fakat adaleti tanımayan bir güç anlayışı… Bu düzenlerde insan, insan olduğu için değil; işe yaradığı, üretim sağladığı, kâr getirdiği sürece değerli sayılmıştır. Oysa Kur’an’ın en baştan koyduğu ölçü nettir: “Andolsun, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık.” (İsrâ, 17/70). Şeref, üretkenliğe değil; yaratılmış olmaya bağlıdır.
Sömürgeci zihniyet bu ölçüyü bilerek tersyüz etmiştir. İnsanlar vatanlarından koparılmış, gemilere doldurulmuş, bedenleri ve hayatları “mal” gibi alınıp satılmıştır. Hukukta eşya sayılan bu bedenler, iradeleri yok sayılarak başkalarının servetine dönüştürülmüştür. Oysa Kur’an, insanın kul oluşunu dahi bir mülkiyet ilişkisi olarak değil, emanet olarak tanımlar: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Onu insan yüklendi.” (Ahzâb, 33/72). Emaneti gasp eden her düzen, aslında kendi yıkımını da sırtlanmış olur.
Bu gasp yalnızca tarlalarda ve madenlerde gerçekleşmedi. İnsan, sergilenebilir bir nesneye dönüştürüldü. Sözde medeniyet vitrinlerinde, fuarlarda, sergilerde “ilkel” diye teşhir edilen bedenler, insanın hayvandan aşağı görülmesinin fotoğrafıydı. Bu manzara, Kur’an’ın “Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdırlar.” (A‘râf, 7/179) ifadesini hatırlatır; fakat burada aşağılananlar mazlumlar değil, bu aşağılamayı meşru gören zihniyettir. Çünkü ayet, aklını ve vicdanını kapatanları tarif eder.
Zulümle kurulan refah, kısa vadede büyür gibi görünür. Altınlar akar, gemiler dolar, şehirler zenginleşir. Fakat Kur’an bu parıltıya karşı uyarır: “Zalimlerin yaptıklarını Allah’ın görmediğini sanma.” (İbrâhîm, 14/42). Görülmeyen hiçbir şey yoktur; sadece mühlet vardır. Bu mühlet, zulmün unutulduğu değil, kayda geçtiği zamandır. Çünkü ilâhî adalet acele etmez, ama asla şaşırmaz.
Bugün tarih geri dönüp bakıldığında, bir zamanlar “mal” sayılan insanların çoğaldığı, hayatta kaldığı, emek verdiği; onları sömüren düzenlerin ise kendi içinde çözülmeye başladığı görülür. Demografi düşer, toplum yaşlanır, refah sistemleri başkalarının emeğine muhtaç hâle gelir. Kur’an bu durumu bir ilke olarak koyar: “İşte o günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i İmrân, 3/140). Güç el değiştirir, nimet yer değiştirir, imtihan yön değiştirir. Zulümle yükselen, adaletle ayakta kalamaz.
İnsan hakları söyleminin bugün yüksek sesle dile getiriliyor oluşu, tek başına bir erdem değildir. Çünkü hak, önce hatırlanması gereken bir sorumluluktur. Geçmişle yüzleşmeyen her ahlâk dili, eksiktir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) uyarısı bu noktada açıktır: “Zulümden sakının; çünkü zulüm kıyamet günü karanlıklardır.” (Müslim, Birr, 56). Karanlık yalnızca ahirette değil, dünyada da çöker. Toplumlar, adaletsizlikleri kadar karanlığa gömülür.
İlâhî adalet bazen yıkımla değil, çözülmeyle tecelli eder. Bazen tokatla değil, boşlukla… Nüfus azalır, bereket çekilir, gönüller dağılır. Kur’an bu sessiz cezayı şöyle tarif eder: “Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır.” (Tâhâ, 20/124). Zikir yalnızca dilde değil; adalette, merhamette ve hakka riayette olur. Bunlar terk edildiğinde, hayat kalabalık olsa da daralır.
Bu yüzden hiçbir zulüm zalimin yanına kalmaz. Bazen hemen, bazen nesiller sonra… Ama mutlaka. Çünkü Allah adildir: “Şüphesiz Allah zerre kadar zulmetmez.” (Nisâ, 4/40). Zerre kadar zulmetmeyen bir adalet, milyonların gözyaşını da kayıtsız bırakmaz. Gecikme, inkâr değildir; mühlet, af değildir.
Tefekkür eden için tarih, bir ibret aynasıdır. O aynaya bakan, beyaz gömleklerin altındaki kan izlerini de, mazlumların sabrındaki direnci de görür. Ve bilir ki adalet, bazen mahkemede değil; zamanın kendisinde hüküm verir.

F.A.G.
BM.13.01.26

#FatmaAfifeGürsoy#Zülüm-Adalet

About The Author

Bir yanıt yazın