11 OCAK 630 MEKKE’NİN FETHİ KUTLU OLSUN
Son yıllarda tuhaf bir cümle dolaşıma sokuldu: “Biz yılbaşını değil, Mekke’nin fethini kutluyoruz.” Bu cümlenin kendisi bile bir aceleyi, bir kaçışı ele veriyor. Çünkü Mekke’nin fethi, 31 Aralık’tan 1 Ocak’a geçilen gece değildir. Tarihsel karşılığı takvimlerde 11 Ocak olarak gösterilir. Takvim, burada yalın ve nettir. Fakat zihniyet öyle değildir. Aynı zihniyet, 31 Aralık gecesi “Mekke’nin fethi” diyerek eğlenceye bir meşruiyet ararken, takvim 11 Ocak’ı gösterdiğinde sessizliğe bürünür. Bu, bir tarih yanılgısından çok daha fazlasıdır; bu bir niyet çelişkisidir. Fetih, hatırlamak içindir; bahane üretmek için değil.
Tam da bu noktada şu soru insanın zihnine çarpıyor:
“Ama Mekke’nin fethini niye kutlayalım ki?
Orayı İngilizler çoktan feth etmiş zaten!
Şehre bir baksanıza.
Mübarek şehir sanki olmuş New York City!”
Bu soru, öfkeyle söylenmiş bir slogan değil; bakıp da görmenin doğurduğu bir hayrettir. Çünkü fetih, sadece askerî bir hadise değildir; fethin devamı, şehrin ruhunun korunmasıyla mümkündür.
Mekke denince bir Müslümanın zihninde önce Kâbe belirir. Kâbe, yön tayin eder; ölçü verir; insanı kendine değil, Hakk’a çevirir. Bu yüzden şu cümle sarsıcıdır ve yerindedir:
“Mekke deyince aklımıza önce 🕋 Kabe gelir Müslüman olarak!
Kabe olmasa Mekke’ye kim gidip ziyaret edecek ki?”
Bu soru, Mekke’nin neden kutsal olduğunu hatırlatır. Taşlar değil, emanet kıymetlidir. Aynı şekilde Mekke’yi anlamlı kılan da coğrafya değil, vahiydir.
Bu noktada Hz. Muhammed’in varlığı belirleyici olur. O olmasaydı, bu şehir bugün neyi temsil ederdi? Bu yüzden şu cümleler yalnızca bir eleştiri değil, bir ölçü koymadır:
“Peygamberimiz Hz. Muhammed sav. olmasa biz Araplara sevgi duyarmıydık?
Ama Peygamberimiz ‘benim soyumdan gelen değil yolumdan giden bana yakındır’, demiş!
Veya ‘Ben Arabım ama Arap benden değil’, demiş!”
Yakınlık, soyla değil; istikametle ölçülür. Fetih de böyledir. Fetih, bir kavmin üstünlüğü değil; adaletin hâkimiyetidir.
İşte tam bu noktada siyasal iktidar meselesi kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Ve burada söylenen söz yumuşak değildir, ama boş da değildir:
“Evet Suudi Arabistan Kralı, İngilizler tarafından Osmanlı Hilafetinden sonra, oraya getirtilip tahta oturtulan bir İngiliz uşağı olduğunu hepimiz biliyoruz!
Benim için firavundan hiç bir farkı yok!”
Bu ifade, bir kişiye değil; bir zihniyete yöneliktir. Çünkü Kur’an’da Firavun, bir isimden çok bir tiptir: Zulmü normalleştiren iktidar tipi.
Bu tipin en açık sınavı ise şudur:
“Değişik ülkelerde Müslümanların açlıktan susuzluktan ölmesine göz yuman, adı Müslüman bir hükümdarı hiç ilgilendirmiyor!”
Bugün Yemen’de, bugün Filistin’de yaşananlar bu sınavın adıdır. Açlıktan ölen çocuklar, içecek su bulamayan insanlar varken; kutsal şehirlerin gökdelenlerle kuşatılması insanın boğazında düğüm olur.
Bu yüzden şu tespit serttir ama yerindedir:
“Evet Mekke Osmanlı’dan sonra tekrar Nemrut tarafından sanki feth edilmiş!
Etrafa bir baksanıza İngiliz yatırımcılar her tarafa tapınaklarını yapmışlar!
Her bina Kabe’den kat kat yüksek!
Zavallı Kabe o Firavun tapınaklarının yanında nokta kadar kalmış.
Allah bunları görmüyor mu zannediyorlar!”
Kur’an’da anlatılan musibetler — tufan, çekirgeler, haşereler, kurbağalar, kan — (A‘râf, 7/133) salt geçmişin hikâyesi değildir; zulmün sürekliliğine karşı bir uyarıdır. Burada hüküm vermek değil, ibret almak gerekir. Ama ibret, vicdanı olan için anlam taşır.
Bu yüzden metin şu soruyla kapanır:
“Yemen’de açlıktan susuzluktan ölen suçsuz günahsız insanların ahı tutmaz mı?
Bakalım yahudiden daha zalim olan Arapların başına Rabbim ne getirecek!”
Bu cümle bir beddua değil; bir hesap hatırlatmasıdır. Fetih, eğlence değildir. Fetih, sorumluluktur. Takvimde bir gün olarak değil, vicdanda bir ölçü olarak yaşanmadıkça, “Mekke’nin fethi” sözü yalnızca boş bir slogan olarak kalır.
F.A.G.
Bursa,11.01.2026
#FatmaAfifeGürsoy#Kabenin-Fethi