Geçen gün alışveriş yaparken bir tanıdığa rastladım. Kendisi çok hoşlandığım ve saygı duyduğum bir genç hanım. Almanya’nın ortasında İslâm’a bağlı, sıkı bir tesettürle gezer. Hiç kimseden çekinmez ve kıyafetinden de gocunmaz. Almanya’da büyümüş bir hanım. Ben kendisini bu hâl ve hareketinden dolayı çok takdir ederim. Hâl hatır derken laf lafı açtı ve beni ertesi gün için kahvaltıya davet etti. Aynı zamanda sohbet verecekmiş evinde bir arkadaşı, kahvaltıdan sonra. Benim komşulara gidip gelme huyum yoktur. Herkesle dışarıda konuşurum, iş icabı insanlara yardım ederim ama evime geldim mi sadece ailemle ilgilenir, sırf onlara zaman ayırırım. Ama o hanımı da kıramadım. İslâm’da davete icabet etmek gerek diye düşünerek, “Tamam,” dedim. Ertesi sabah müsait olduğum için kalktım ve davet edildiğim eve gittim. Hanım çok sevindi geldiğim için.
O güne kadar çok davet edildiğim yerlere ne yazık ki hiç gidememiştim. Çünkü ya iş saatime rastlıyordu ya da boş zamanıma denk gelmiyordu. Beni gören diğer misafirler beni aralarında görmekten hem şaşkınlardı hem de çok mutlu olmuşlardı. Herkes hakikaten sevgiyle karşıladı beni. “Aaa nasıl zaman bulabildin de geldin?” diyenler dahi oldu. Etraf da çok huzur vericiydi. Beni rahatsız edecek bir durum yoktu. Koltuklar dolmuştu. Birkaç kişi bana yer vermek istediyse de ben kabul etmedim. Hoca hanımın karşısına yere oturdum. Çünkü ben insanı dinlerken ille de gözüne bakmam lazım ve hareketlerini gözlemlemem lazım. Hareketi vücut diliyle uyumlu mu diye çok merak ederim. Küçülüğümdenden beri dikkat ettiğim şeylerden birisi budur.
Hoca dedikleri hanım yarım yamalak kapanmış bir hanımdı, giyinişi de tam tesettüre uygun değildi. Fakat zaten beni ilgilendiren konu ilk etapta o olmamıştı. Ben hanımın ne hocası olduğunu dahi bilmiyordum. Neyse birkaç kişi daha gelene kadar oradaki hanımlarla biraz sohbet ettik. Masada birkaç kitap duruyordu. Bir Abdulkadir Geylânî Hazretlerinin çok kalın kitabı, bir de yine öyle kalın kitap ve bir başparmağı kalınlığında defter vardı masada. Tüm davetliler geldiğinde hoca dedikleri hanım besmele çekerek konuya başladı. “Hadi birisi Fatiha’yı okusun,” dedi ve hakikaten hanımlardan birisi Fatiha okudu. Hoca hanım, “Kardeşlerim, bugün Allah’ın ilk insan Âdem’i yaratmasından başlayacağım anlatmaya,” diyerek konuya girdi.
“Âdem’i (a.s.) Allah bildiğiniz üzere çamurdan yaratmıştır. Cebrail’e (a.s.) dünyanın değişik yerlerinden çamur almasını emretmiş ve o çamurları birbirine karıştırıp şekil vererek Hz. Âdem’i şekillendirmiş ve kurumaya bırakmış. Âdem kuruma için beklerken şeytan gelmiş, Âdem a.s.’a bakmış içi boş olduğu için burnundan girmiş, kulağından çıkmış, gözünden girmiş, ağzından çıkmış. Bakmış ki kendini dahi müdafaa etmiyor. ‘Bu mu en şerefli, en üstün varlık?’ demiş. ‘Ben ondan daha üstünüm!’ deyip üzerine tükürmüş. Allah, Cebrail a.s.’a, ‘Ya Cebrail koş yetiş, o tükürük Âdem’in üzerine sakın düşmesin,’ demiş. Cebrail aleyhisselam son süratle uçmuş ve tam tükürük Âdem’in karnına düştüğü anda yetişmiş ama ne yazık ki tükürüğü daha önce tutamamış. Tükürük karın üzerine düşmüş bir kere.
Cebrail a.s. kanadının ucuyla o tükürüğü oradan almış ve o aldığı yerde bir çukur oluşmuş. İşte göbeğimizdeki çukur o yüzden var olmuş,” dedi.
O anda beynimden vurulmuş gibi başıma zınk diye bir ağrı girdi. Hemen parmak kaldırdım. Kadın bana bakarak, “Bitsin ondan sonra soruları sorarsınız,” dedi. Ben de, “Kusura bakmayın, anlayamadığım bir şey var. Onu açıklığa kavuşturamazsak benim aklım oraya takılır, o zaman sizin anlattığınıza odaklanamam,” dedim. “O zaman sorun sorunuzu,” dedi. Ben de, “Sizin anlattığınız şeye inanasım gelmedi çünkü Allah olmasını istediği bir şeye ‘Ol’ der ve olur (Yasin\ Suresi,\ 82). Bunun için Cebrail a.s.’a ‘Cebrail yetiş, tükürük Âdem’in üzerine düşmeden tut’ demez. Benim inandığım Allah tüm noksan sıfatlardan münezzehtir (Teğabün\ Suresi,\ 3). Sizin anlattığınız bu sıfatına uymuyor. İkincisi o öyle bir Cebrail ki kaç imtihandan geçmiş bulunduğu mertebeye gelene kadar. Allah ona ‘Yetiş’ diyecek, o da yetişemeyecek öyle mi? Farz edelim yetişemedi, o hâlde bir de ayıbını kapatmak için kanadının ucuyla oradaki tükürüğü alacak çaktırmadan. Alsa dahi bakın sizin deyiminize göre işte izi kalmış, göbek çukuru olarak. Yani Allah’ı kandıracak kendince öyle mi? Hâşâ ben bu söylediklerinize inanmıyorum,” dedim. “Bu anlattığınız nerede yazıyor?” dedim. “Kur’an’da mı?”
“Hayır,” dedi hanım, “bu İslâm’da böyledir.”
“Peki yazdığı yeri söyleyin, belki ben yanlış biliyorum, bari okuyup kendimi düzelteyim.”
“O zaman galiba hadis,” dedi.
“Hadis mi? Nerede okudunuz?” dedim.
Kadın bu sefer, “Galiba şu kitapta,” dedi ve Abdulkadir Geylânî Hazretlerinin kitabını alıp içindeki sayfaları bir şey ararmışçasına çevirmeye başladı.
“Burada yazması lazımdı,” dedi.
“Zannetmiyorum, o bir hadis kitabı değil ki,” dedim.
“Aa o zaman şurada görmüştüm,” dedi ve defterini aldı, evirdi çevirdi. “Neyse şimdi bulamadım, ben sonra bulunca size gösteririm,” dedi. Bana bakmadan konuşmasına devam etti.
“Kardeşlerim, Allah’ın en çok sevdiği sayı 4’tür,” dedi. “Allah dört büyük melek yaratmıştır: Cebrail, Mikail, Azrail ve İsrafil a.s. Yine dört büyük peygamber yaratmıştır: Hz. Musa, Hz. Davut, Hz. İsa ve Hz. Muhammed a.s. Ayrıyeten bu peygamberlere dört büyük kitap vermiştir: Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim. Onun haricinde dört büyük mezhep vardır: Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli,” dedi ve ben yine dayanamadım, parmak kaldırdım.
Kadın beni görmemezlikten geldi.
“Pardon,” dedim.
Kadın, “Sonra sorarsınız,” dedi.
Ben yine, “Ama anlayamadığım bir konu var da,” dedim.
Etraftaki insanların bazısı, “Sorsun bakalım,” diye biraz mırıldandılar.
Kadın, “Ee sor bakalım,” dedi.
“Bu ‘Allah dördü sever’ ifadesi Kur’an’da mı yazıyor?” dedim. Kadın, “Evet,” dedi. “Bilmem ben Kur’an okuyorum, mealini de okurum, surelerin nüzul sebeplerini de okurum ama hiç bu dediğinize rastlamadım. Hangi ayette yazıyor acaba? İslam birleme ve teklik dinidir, sayı tutma dini değildir,” dedim.
Kadın bana o kadar sinirli bakıyordu ki ben de gözünün içine bakmaya devam ettim. Bir cevap beklercesine.
Kadın, “Şu anda hangi ayette yazdığını size söyleyemeyeceğim,” dedi.
Ben de, “O zaman Allah sizi bu söylediğinizden hesaba çeksin,” dedim. “Ama ben bir hadis-i şerifte ‘Allah tektir, teki sever’ (Buhari, Müslim) diye okudum,” dedim.
Kadın, “Belki de hadis-i şeriftir, ben karıştırdım,” dedi.
Ben de, “Lütfen o hadis-i şerifi bulursanız bir dahaki sefere görmek isterim,” dedim.
Kadın bana gözünü dikti, sessizce baktı. Birkaç saniye uzadı bakışı. İnsanlar da tabii bize bakıyordu.
Kadın, “Adınız Fatma’ydı değil mi?” dedi.
“Evet,” dedim.
“Fatma Hanım, şeytan da çok biliyor ama yine de cehenneme girecek,” dedi.
Ben de, “Öyle mi? Peki o zaman bana müsaade,” dedim ve odadan çıktım.
Ev sahibi hanım arkamdan geldi. “Ay Fatmacığım otur gitme ya,” dedi.
Ben de, “Gitmiyorum zaten, bir abdest alıp iki rekât namaz kılacaktım. Kadına çok sinir oldum da,” dedim.
Arkadaş abdest aldıktan sonra bana namaz kılacağım yeri gösterdi. Ben namaz kılarken bir hareketlenme başladı. Namaz bittikten sonra duamı yaparken birinin yanımda beklediğini fark ettim. Duam bitince arkadaş omuzuma dokundu.
“Fatmacığım, yemek tabağın içeride. Biz bir şeyler hazırladık. Allah ne verdiyse hadi gel yiyelim,” dedi. “Bir de hoca hanım seni görmek istiyor, çok üzülmüş gittin zannetmiş. Seninle konuşmak istiyor,” dedi.
Neyse şeytana lanet edip gittim içeri. Kadın beni görünce, “Aah Fatma Hanım! Kusura bakma yanlış anladın,” dedi.
“Hayır, ben anlayacağımı anladım, fark etmez,” dedim.
Herkes kendi hâlinde tanıdıklarıyla sohbete dalmıştı bile. Kadınla ben konuşmaya başlayınca biraz sesleri sanki yavaşlamıştı. Galiba benim veya hanımın tepkisini merak ediyorlardı.
Hoca hanım bana, “Ama siz de yani beni toplum içinde eleştiriyorsunuz, olmaz ki,” dedi. “Beni kenara çekip söyleyebilirdiniz.”
“Neden olmasın? Siz benim dinimi toplum içinde yanlış anlatıyorsunuz. Tabii ki ben de sizi aynı toplum içinde eleştirmem ya da düzeltmem lazım. Hakikat toplumdan gizlenemez,” dedim.
Bu sırada yine hanımlar pür dikkat kesildi ve bizi dinlemeye başladılar.
Hoca hanım bu sefer, “Neyse oldu bir kere,” dedi. “İsterseniz verin elinizi, tövbenizi alayım.”
“Nasıl yani?” dedim.
“Verin elinizi, elimin içine koyun, tövbe edin, tövbenizi alayım,” dedi.
Ay beynimden vuruldum zannettim.
“Siz benim tövbemi mi almak istiyorsunuz?” dedim.
Kadın anladığıma sevindi ve hoşnut bir yüz ifadesiyle, “Evet,” dedi.
“Kaç kilo almak istersiniz?” dedim gayet ciddi bir şekilde. “Ne demek istiyorsunuz? Benimle dalga mı geçiyorsunuz?” dedi. “Evet, asıl aynı soruyu benim size sormam gerekiyor. Benim tövbemi nasıl alırsınız siz? Siz papaz mısınız, biz burada kilisede miyiz? Kim kimin tövbesini veya günahını alabilir? Böyle günah veya tövbe almak olsaydı hiç Peygamberimiz kızına, ‘Ya Fatıma, babanın peygamber oluşuna güvenme. Seni ben dahi kurtaramam’ (Müslim, İman 348) der miydi? Ayette de ‘Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez’ (Fatır\ Suresi,\ 18) buyurulmuyor mu?” dedim.
“Allah sevdiği kullara o vekâleti vermiş. Biz de onlardan el aldık. Bize tövbe edersin, Allah da tövbeni kabul eder inşallah.”
“Ya ben tövbe etmek istedikten sonra Allah bana şah damarımdan yakın (Kaf\ Suresi,\ 16). Allah beni her şekilde duyuyor. Aracıya ne ihtiyacım var? Rabbimiz ‘Kullarım sana Beni sorduklarında de ki: Ben onlara çok yakınım’ (Bakara\ Suresi,\ 186) demiyor mu?” dedim.
Kadın, “Allah temiz ağızlı kullarının duasını kabul eder,” dedi.
“Ben de yani benim ağzımın temiz mi pis mi olduğunu siz nereden bilebilirsiniz ki?” dedim.
“Hayır, dua ederken evliya kulları aracı etmen lazım. Allah Teâlâ onların yüzü hürmetine duanızı kabul eder.”
“Tamam da burada kimin yüzü suyu hürmetine kabul edecek duamızı?” diye sordum.
Kadın da, “Şeyhimizin,” dedi.
“Şeyhiniz kim?” dedim.
Kadın bir isim söyledi.
“Allah’ın veli kulu,” dedi.
“Peki Allah’ın veli kulu olduğuna dair haber kime geldi? Mesela Aşere-i Mübeşşere dünyada cennetle müjdelenen 10 insandır. Bak Allah bir şekilde bunların adını duyurmuş. Demek Allah isterse salih kullarının ismini duyurur. Senin şeyhinin ismini ben hiç duymadım. Allah ile araya birilerini koyanlara Kur’an ‘Onlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara ibadet ediyoruz’ diyenlerin durumunu anlatır (Zümer\ Suresi,\ 3). Eğer hakikaten Allah’ın salih kuluysa senin bu anlattıklarının onun hoşuna gideceğine inanmıyorum. Eğer o da senin dediğini tasdikliyorsa onun hakiki şeyh olduğuna inanmam zaten,” dedim.
Kadın bana, “Çok akıllı hanımsınız Fatma Hanım. Bizim sizin gibi akıllı, tahsilli hanımlara ihtiyacımız var. Gelin tövbenizi yapın, size de el verelim, sizi de bu çevreye tarikat ablası yapalım,” dedi.
Ben, “Kusura bakmayın, ben nerenin neyi oluyorum ki? Siz benim nasıl bir insan olduğumu bilmeden bana böyle bir sorumluluğu vermek istiyorsunuz. Ben kendi nefsimle daha baş etmeye çalışırken nasıl başkasının nefsini mi kontrol etmeye uğraşacağım?
Size bir şey diyeyim mi? Hani Peygamberimiz s.a.v. demişti ya: ‘Senin dinin sana, benim dinim bana’ (Kafirun\ Suresi,\ 6). Aynısını ben de diyorum size. Bana müsaade,” dedim ve orayı terk ettim.
Yolda “Kul yâ eyyühel kâfirûn”u eve gelene kadar okudum.
#FatmaAfifeGürsoy #İslam