10 Aralık 2023

MUZAFFER TAŞYÜREK’LE RÖPORTAJ

0
MUZAFFER TAŞYÜREK'LE RÖPORTAJ

MUZAFFER TAŞYÜREK

Erzurum yerel tarih konusunda yapmış olduğu çalışmalarla tanınan ve aynı zamanda emekli tarih öğretmeni olan Muzaffer Taşyürek tarih araştırmacılığından elde ettiği bilgi birikimini Türk ve Erzurum tarihi açıdan çok önemli olan bir konunun anlatıldığı romanında başarılı bir şekilde kullanmıştır. Çalışmasında Erzurum’un tarihi, kültürel, sosyolojik ve toplumsal alt yapısını okurlarına aktaran yazarımız milli mücadele döneminin sancılarının Erzurum’da nasıl yaşandığını, Erzurum’un Milli Mücadelenin kurtarıcı şehri olduğunu ve tarihe yön veren bir kongreyi bir şehrin nasıl toplamayı başladığını belgeleri ile ortaya koymayı başarmıştır.

1- Röportajların klasik sorusu ile başlayalım. Bize kendinizi tanıtır mısınız?

1951 yılında Erzurum’da doğdum. İlk, orta ve yükseköğrenimini Erzurum’da tamamladı. 1976 yılında tarih öğretmeni olarak Milli eğitim Bakanlığında görev aldı. 38 Yıl çeşitli okullarda öğretmenlik ve yöneticilik yaptım.

Yazı hayatına mahalli basında başladım. Hürsöz Gazetesi, Zafer, Erzurum Gazetesi’nde yazdım. İlk hikâyesi Adımlar dergisinde yayınlandı ve ödül aldım. 1975 Yılında Yeni Asya gazetesiyle ulusal basında yazılarım çıktı. Yeni Devir, Yeni Şafak, Akit gazetelerinde yazdım. Kandil Çocuk, Gül Çocuk, Ümit Nesline Selam, Ribat, Mektup, Kalem ve Onur, Semerkand gibi dergilerde yazım ve çizgilerimyayınlandı. Yurdun birçok şehrinde Sarıkamış üzerine konferans ve söyleşilere katıldı. Erzurum’da yayınlanan üç aylık şehir dergilerinin temellerini attım. (Beyazşehir Palandöken ve Şehri Kadim Aziziye) Halen emekli olarak çalışmalarına devam etmekteyim..70’e yakın yayınlanmış kitabı vardır. Türkiye’de bir ilk olarak 360 sayfa “ Erzurum Şehir Takvimi ve Ajanda” çalışması yapmıştır.

Kitaplarımdan Bazılarının isimleri

Alternatif Tarih Dersleri 1–2/ Doğu-Batı Tarihinden,/Erzurum Kongresi ve Birinci Mecliste Erzurum Milletvekilleri/ Umudun Yeşerdiği Topraklar/ Zaferden Zafere(Türk zaferleri)/Hedefi Mechul Cephe Galiçya/ Bir Hüznün Tarihi Sarıkamış/Bir Destandır Çanakkale/Kudüs Nasıl Düştü/ Son Muhafızlar Medine Müdafaası/ Yenilgilerimizin Tarihi/ Allahuekber Şehitleri / Gidipte Dönemeyenler-Sarıkamış Albümü/Seferberlik Yıllarında Erzurum/ Aziziye Şahlanışı 93 Harbi/ Erzurum Türbeleri ve Ziyaret Yerleri/ Bir İpekyolu Şehri Erzurum/ Allah Dostlarından Yaşayan Sözler/ Pano rama Osmanlı/ Hatme-i Hacegan Sultanları/ Garip Ama Gerçek Tarih -5 kitap/ Bilinmeyen Tarihimiz 5 Kitap/ Türk Zaferleri -9 Kitap/ Coğrafi Keşifler-11 kitap/

EDEBİYAT HAYATINIZ NASIL BAŞLADI VE ESERLERİNİZDE ERZURUMU KONU EDİNMEYE NASIL KARAR VERDİNİZ?

Okuma hayatım çocuk yıllarında 1960 lı yıllarda çizgi romanlarla başlar. Bir Berber dükkânında her hafta biri mizah dergisi “Akbaba” diğeri o dönemin magazin/kültür dergisi sayılacak türden “Hayat Mecmuası” sayfaları arasında ve yine o berber salonuna her gün gelen en az iki gazete “Hürriyet” ve “Tercüman” bazen “Son Havadis” gibi gazetelerinin sayfaları arasında ilgimi çeken haberler, çizgi hikâyeleri, karikatürleri izleyerek geçti. Yine o berber dükkânına gelen(Mumcu Caddesinde/Spor Berberi) üniversite hocaları, şehrin bürokratları, memurlarının sohbetleri bazen getirip hediye ettikleri hikâye kitapları okuma merakı artırdı. Ortaokul yıllarım tarihi romanlarla geçti, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Oğuz Özdeş, Feridun Fazıl Tülbençi.. Bu arada çizgi roman sevdamız devam ediyordu. Lise yıllarında Rus ve Avrupa yazarlarının kitaplarına merak saldım. Dostoyevski’nin, Tolstoy’un ve Çehov’un, Gogol, Turgenyev’in kitaplarını okudum. Altın Kitaplar o dönemde her sene Nobel alan yazarların kitaplarını yayınlardı. Onların koleksiyonunu yapardım.

Batı Edebiyatından Charles Dickens : Antikacı Dükkânı, David Copperfield.. Balzac : Eugenie Grandot, Mutlak Peşinde, Goriot Baba, Vadideki Zambak.. Zola : Meyhane, Germinal, Deneysel Roman, Nana..Ernest Hemingway : Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Silahlara Veda…John Steinbeck : Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar, Sardalya Sokağı aklıma gelenler.

Yine Lise yıllarında MİLLİ EĞİTİM BAKANI ORHAN OĞUZ döneminde “Türk gençliğinin ve vatandaşlarımızın geniş ve ileri bir dünya görüşüne sahip, geçmişine bağlı, tarihi ile gurur duyan ve geleceğe ümitle bakan vatansever, bilgili kişiler olarak yetişmelerinde; faydalı olacağına inanıyorum.´´ Diyerek, yayınlamaya başladığı BİN TEMEL ESER yayınlanmaya başladı. Evimiz Murat Paşa mahallesinde idi. Kızılay İş Hanında MEB’in kitap satış mağazısı vardı. Özlemle bakanlığın yayınladığı ucuz ve kaliteli baskıları olan kitapları heyecanla beklerdim.

Yine bu yıllarda Tasavvufa karşı ilgim arttı. Kale dibinde sıralı dükkanlardan birinde Nesimi kitap evi vardı . Oradan seçme Tasavvufi eserler almaya, ayrıca Taşhan’da Yeniasya bürosundan Risale-i Nurları temin etmeye başladım. Yine Taşhan’da Hareket Dergisinin o dönemde bir bürosu vardı, oraya da uğramaya başladım.

İlk ödüllü hikayem lise yıllarında Hareket dergisinin mahalli olarak yayınladığı adımlar dergisinde yazdığım(Eşekçi Halil) hikayesi ile aldım. Yine Lise yıllarında Erzurum’da yayınlanan Hürsöz Gazetesi’nin açmış olduğu liseler arası hikaye yarışmasında (Ak Saçlı Genç Adam)birincilik ödülü aldım.

Eğitim fakültesinde iken İstanbul basınında Yeni Asya Gazetesinde yazmaya başladım. Okumalarımız çeşitlendi ve devam etti. Yine bu yıllarda Erzurum “Gemalmaz Çarşısı”nda birkaç arkadaşımla TUĞ KİTAPEVİ’ni açtık. Milliyetçi yazarların eserlerinin satıldığı bu mütevazi kitapevi “Ülküçü Kadro Dergisi”nin, dağıtım yeriydi. Türkçü-Turancı “Orkun Dergisi”nin dağıtımı’ da buradan yapılırdı. O dönemde her Ülkücü gencin yakasında madalya gibi taşıdığı bakır madeninden imal edilen ve Türk Edebiyat vakfı’nın ürettiği Alparslan, Fatih figürlü ve Osmanlı arması rozetler Tuğ Kitap evinden temin edilirdi.

Erzurum’a olan ilgimiz hiç eksik olmadı, bünyesinden çıkardığı, edebiyatçılar, şairler, tarihçilerin sohbetleri şiirleri, denemeleri, inceleme yazıları merakımızı kırbaçladı. Ahmed Hamdi Tanpınar’ın “Beş şehir” isimli kitabını okuyup Erzurum’a sevdalanmamak mümkün mü? İ.Hakkı Konyalı’nın Erzurum Tarihi’ni okuyup Erzurum’u araştırmamak olur mu? Sadi (Sadettin) AKATAY’ın “Bar” şiirini okuyup Erzurum’a aşık olmamak, Reyhaniyi, Emrah’ı, Sümmani’yi okuyup Erzurum’un taşına toprağına vurulmamak ve Erzurum’u yazmamak ne mümkün?

Sizce şehir edebiyatı nedir ve Erzurum edebiyatının şehir edebiyatı açısından konumu nedir. Biraz daha açarsak Erzurum’a değer katan bir edebiyat anlayışı mı var yoksa edebiyata konu olan bir Erzurum mu var?

İsterseniz bu konuya Şair Mehmed Emin Alper’in şu tespitiyle girelim; “Bence bir şehirde yaşamak, bir şiirde yaşamak gibidir. Belki bir şehri yüreğinde yaşatmak da bunun gibi bir şeydir. Nasıl olursa olsun, yaşadıklarınız bir şiirdir ve bu şiiri yüreğinize, içinde doğup büyüdüğünüz, belki daha da ötesinde birlikte büyüdüğünüz şehir kazımıştır. Olup biten basittir belki; ama o sizin hayatınızdır. Değeri kendinizcedir; ama bu değer tartışılamaz.”

Erzurum, tarih boyunca kültür merkezi olma vasfını muhafaza etmiş olan bir şehirdir. Bu sebeple edebiyatçıların ilham kaynağı olmuştur.

Cevat Dursunoğlu der ki;” Anadolu’nun tarihiyle uğraşan yazarların üzerinde birleştikleri bir gerçek vardır : “Erzurum yaylasına hâkim olan milletler bütün Anadolu’ya hâkim olurlar. Bu yaylayı ellerinden çıkaran milletler ise, er veya geç Anadolu’nun öteki kısımlarındaki hakimiyetlerini de kaybederler.” Bu gerçek, Erzurum yaylası coğrafyasının stratejik öneminden doğduğu için, Anadolu’nun beş bin yıllık tarihinde hiç değişmemiş ve değişmeyecektir.”

Yaklaşık bin yıldır Müslüman ve Türk olan, bu topraklar Asya’dan Avrupa’ya giden ticari ve askeri yolların kilit noktasıdır. Tarihi ipek yolu üzerindeki Erzurum, İran ve Rusya’ya karşı önemli bir serhat şehri ve İpek Yolu üzerinde önemli bilim ve ticari bir merkezi olmuştur.

Üzerinde kurulan Hatuniye, Yakutiye, Ahmediye, Sultaniye gibi büyük medreselerle bilim adamlarının şairlerin, âşıkların, ediplerin yetiştiği şehir olmuştur. Selçuklu’dan, Saltuklu’ya, İlhanlı’dan Akkoyunlu’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihi seyri içerisinde tarihinde, edebiyatında merkezinde olmuştur.

Erzurumlu olarak bilinen ilk şâir İlhanlıların, Karakoyunlu ve Akkoyunluların şehre hakim olduğu yıllarda yaşamış olan Kadı Darîr’dir. “Kör” anlamına gelen “Darîr” mahlasını doğuştan âmâ olduğu için aldı. Şâir, Yusuf u Zeliha, Siretü’n-Nebî, Fütûhu’ş-Şam ve Yüz Hadis Tercümesi gibi eserleri olan Darîr’in dili, Azeri lehçesi ile Anadolu Türkçesi kıvamında bir dil kullanmış günümüze ulaşan nefis edebi eserler bırakmıştır. Zihnî, şâiri Nef’î, Şânî’ ve Abî, IV. Murad’ın şehnâmecisi Erzurumlu Mülhemî, İbrahim Hakkı’nın hocası olan Hâzık Seyyid Mehmet Efendi ve İbrahim Hakkı gibi isimler bile bize Erzurum’un Edebi kimliğini ortaya koymaya sanırım yeter.

Prof.Bahaattin Ögel bir ilim adamı hassasiyetiyle şunları söylüyor : “Erzurum gibi üzerinde çok yazılacak şehirlerimiz, fikrimce çok azdır…“Dede Korkut Hikâyeleri hep Erzurum yöresinde cereyan eder. Dede Korkut kitabının Oğuzname’nin bir parçası olduğu artık takarrür etmiştir. Buna başka delilleri ilave ederek Erzurum halkının Oğuz karakterini vicdanım müsterih olarak kabul edebilirim

Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin çınar ismi Fazıl Hüsnü Dağlarca anılarında Erzurum’u sevgiyle yaşatan bir şairimizdir. Dağlarca’ya göre Erzurum, toprağı vatan yapma ve koruma iradesinin bayraklaştırdığı coğrafî mekânın adıdır. Erzurum, Dağlarca’nın şiirlerinde bir sıla, hatta bir “vatan-i aslî” sıfatıyla yer alır. Sıladır, vatan-ı aslîdir çünkü Dağlarca’nın babası, Erzurumlu bir aileden gelen Süvari Yarbay Hasan Hüsnü Bey’dir.

Behçet Kemal Çağlar Erzurum için şunları söylüyor: “İki yıl içinde seksenden fazla konferans vermişim, hepsinde “Kahramanlık” demişim Erzurum’u anmışım; “Yurt güzelliği” demiş Erzurum’u anmışım, kale şehri demiş Erzurum’u anmışım. Velhasıl ben Erzurumsuz edemem. Erzurum’u tanımazsam Erzurum’u bağrıma basmazsam “Ne yazardım, ne ile coşardım?

Faruk Nafiz Çamlıbel bu konuyu şöyle tespit eder : “Bütün memleketlerin serhatte bulunan, hudut bekçiliğini yapan şehirlerinde, hemen taşınacaklarmış, hemen hicret edeceklermiş gibi tabii bir hazırlık sezilir. Halbuki Erzurum, Türkiye’nin bir ucunda taş kesilmiş bir iman gibi sabit ve metin duruyor.”

İsmail Habib Sevük’e kulak verdiğimizde Erzurumsuz bir edebiyatın olamayacağını görürüz: “Onikinci, onüçüncü asırdayız, garbın şimdiki büyük mamurelerinden Berlin henüz doğmamış bir isim, Paris taslak bir beldecik ve Londra sisler içinde meçhul bir efsane. Halbuki Erzurum hem ticari hem de askeri yolların düğümlendiği yer. Hele Hülagu’nun Bağdat’ı yakıp yıkışından sonra oranın ticareti de buraya geçince şehir şimdiki kiremitlik tabyalarına kadar alabildiğine büyüyüvermiş. Daire daire içinde ve kat kat sur, sıra sıra burçlar.

Bu surlar içinde şehir: sincâbî kubbeler içindeki çinili mahrutalarıyla gülümseyen Selçuk hamamları; mermer revaklar üzerinde geniş saçaklarını yaymış endamlı saraylar; tuğlanın yakutuyla örülerek aralarına lacivert işlenmiş minareler; hep böyle mermerin nurundan, çininin ve tuğlanın ışığından yapılma medreseler, mescitler, kümbetler; güneş vurduğu zaman rengarenk bir şehrayin halinde fağfurlar diyarı gibi parlayan belde; dört cephede dört haşmetli kapı; büyük değirmi taşların harekete getirdiği demir gövdeli ağır kanatlar tunç gürültüler çıkararak sabahları açılıp akşamları kapandığı zaman ya Hint’ten Çin’den gelen, ya da Hind’e Çin’e giden bitmez tükenmez kervanların, ya şehrin heybetli kervansaraylarında konaklamak için içeri girişleri ya da konakladıktan sonra çıkıp yola revan oluşları “Refah şehrinde hava gibi dalgalanıp su gibi akıyor.”

Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden olan Yahya Kemal Beyatlı’nın 5 Eylül 1939 yılında TCDD Erzurum Garı’nın açılışı sebebiyle, Erzurum’a geldiğinde şöyle demiştir; “Kahramanlık methiyelerini çokça duyduğum Erzurum’u dünya gözüyle görmekten büyük haz duydum” Yahya Kemal Beyatlı’nın, Erzurum’un, 1939’lu yıllarda içinde bulunduğu harabe duruma karşın, şiire ve sanata duyduğu ilgiye dikkat çektiği hatıraları, sanırım Erzurum’un edebiyat veçhesini göstermesi bakımından önemlidir.

Kısaca Evliya Çelebi’den Necip Fazıl’a, A. Hamdi Tanpınar’dan Nazım Hikmet’e onlarca ehli kalem, şairler ve edipler eserlerini Erzurum’la taçlandırmışlar ve Erzurum’u yazmazlarsa eserlerinde bir eksiklik ve bir vefasızlık olacağını hissetmişler, Erzurum’la ilgili kuvvetli tasvir ve tahliller yapmışlardır.

Alvarlı Muhammed Lütfi(Efe) si, Erzurumlu Osman Kemâlî’si, Ketencizâde Mehmet Rüştü Efendi’si ,Emrah’ı, Sümmani’si, Reyhani’si olan bir şehrin edebiyatı yoksa, Anadolu’da başka bir şehrin edebiyatı yoktur.

Doğunun Mevlânası Muhammed Lütfi Efendi’nin gerek hece ile gerekse aruzla yazdığı şiirlerinde içten ve akıcı bir üslupla ortaya koyduğu ve klasik şiirimizin mazmunları içinde hatırı sayılır bir yere sahip olan tasavvufî unsurlarla bezeli Hulâsatu’l-Hakâyık ve Mektubât-ı Hâce Muhammed Lütfi adlı divanı başlı başına edebi bir şaheserdir.

Mehmed Önder şöyle der; “”Erzurum, yalnız dadaşların değil; efsanelerin, destânların, türkülerin, koşmaların da vatanıdır. Bir Erzurum barındaki davulun tokmağı, gazilerin destânlarını dile getirirken, Erzurum’u kucaklayan yüzyıllar, efsânelerle, hikâyelerle süslenir. “

Erzurum türkülerinde insanın hayal dünyasını müthiş şekilde canlandıran bir yönler vardır. Erzurum Türkülerini dinlerken, insanın gözlerinin önünden ve yüreğinden tarih geçer, hasret geçer, acı geçer, aşk geçer, ah geçer. Erzurum burada bile edebiyata bir renk ve ruh katar.

Şehir edebiyatı insanların şehirle kurmuş olduğu ilişkiyi yansıtır. Bu ilişkiyi aktarırken şehrin tarihi, toplumsal olaylar, kişilerin psikolojisi ve mekânlar gibi şehrin değişik katmanlarından etkilenir. Böylece her edebiyatçı kendine özgün bir şehir bilinci oluşturarak bunu eserlerine yansıtır. Sizin şehir bilincinizin oluşmasına hangi şehir katmanı yâda katmanları ne oranda etkili olmuştur ve bunu eserlerinize aktarımınız nasıl olmuştur?

Sanırım bu sorunun cevabının bir kısmı yukardaki açıklamalarda verildi. Burada bana düşen kısmıyla Erzurum’un beni etkileyen yönü hiç şüphesiz bu şehirde doğmuş, büyümüş, okumuş, çalışmış bir insan olarak vefa borcumu ödemiş olmak arzusu ve duygusudur. Erzurum doğduğum şehir, doyduğum şehirdir. Dedemi, babamı bağrına koyduğumda “Ata Yurdum” olarak perçinlenirken, nenemi anamı bağrına verdiğim de “Ana Yurdum” olarak perçinlenmiştir. Bu şehrin bir mensubu olarak, bu şehre borcum vardır.

Erzurumlu olmak, Erzurum da yaşamak, Erzurum’un tarihini, kültürünü, sosyal hayatını paylaşmak nasıl bir duygu? Yaşadığımız şehrin bizim olduğunu iddia edebiliyorsak aidiyet duygumuzun oluşumunda bizden önce yaşamış ve yaşadıkları yerleri bizim yaparak ebedi âleme göçmüş atalarımızın rolü büyüktür. Bunların hikâyesini yazmak ve gelecek kuşaklara okutmakta milli bir vecibedir. Ve ancak bir şehre mensubiyetin önemini genç kuşaklara böyle verebiliriz. Geçmişle bağlarımızın gücü oranında geleceğe daha güvenle bakabiliriz. Bunu sağlayabildiğimiz için onların ellerine milli ve manevi duygularını güçlendirecek eserler ortaya koymalıyız. Genç nesilleri idealist ve değerlerine sahip insanlar olarak yetişmesine katkıda bulunmanın önemini akıldan çıkarmamak gerekir. Genç kuşaklar Erzurum’un tarihi hakkında, geçmişte yaşadıklarıyla ilgili neler biliyor? Erzurum’un sokaklarında, caddelerinde, mahallelerinde gezip, dolaşan, yaşayan insanlar olarak sokakların, caddelerin, mahallelerin, işlerimizi gördüğümüz kurumların, eğitim gördüğümüz veya çocuğumuzun eğitim gördüğü okulların, namaz kıldığımız camii veya mescitlerin taşıdığı isimler kimlere aittir? Kimlerin isimleri buralarda yaşatılmak istenmiştir, ne kadar merak ettik, ne kadar araştırıyorlar?

Peki, bu merak ve araştırma konusu o kadar önemli midir? Evet önemlidir. Önemli olmalıdır. Mensubu olduğumuz toplumun değer yargıları, bu yargılara değer katan kişiler, yaşadığımız çevreyi ismiyle onurlandıran kişileri tanımak, oturduğumuz mahalle ve yaşadığımız şehrin tarihini öğrenmek önemlidir. İnsanın var olmasıyla ilgilidir. İnsanın yaşamasıyla şehri arasında büyük bir bağ vardır. Yaşamı sürdürmek için iki dilim ekmek, bir tas çorba ile gününü gün eden insan şehirsiz, mensubiyetsiz bir hiçtir. En ilkel kabile kültüründe bile bir mensubiyet duygusu vardır. İnsan yaşadığı şehre değer kattığı sürece o şehrin mensubudur. Yaşadığı şehre değer katmayan kişi o şehrin göçebesi ve yüküdür.. O insanın hiçbir değeri de yoktur..Değersiz bir varlıktır. O, Fiziksel bir nesnedir.

Mekanlar içinde bulunan insanların güzellikleri ve özellikleriyle değerlerini artırırlar.. İnsan kendinde olan enerji ile, özünde bulunan güzelliklerle çevresine enerji verir güzellik katar. Şehirlerin kendilerine özel enerjileri vardır. Yaşanılan coğrafyanın, mekânın biriktirdiği olumlu ve olumsuz enerjileri vardır. Mesela Lala Paşa Camiinin ayrı, Ulu camiinin ayrı, Şeyhler Camiinin ayrı ayrı enerjileri olduğu gibi. Tahtacılar yokuşunun ayrı, Tebriz Kapı semtinin ayrı, Murat Paşa mahallesinin ayrı ayrı enerjileri vardır.

“Ben Erzurumluyum !” demenin bir bedeli vardır. O bedeli asırlar boyunca canıyla malıyla, varlığıyla cephelerde ödeyen insanların, muhacir olan ecdadımızın çektikleri, Ermeni mezalimine uğrayanların dramları, tarihin izleri ve gölgeleri her adım başı karşımızda dururken, bunların hikâyesini anlatmamak olmazdı.

 Nurettin Topçu “Büyük mezarların üstünde büyük vatanlar vardır. Büyük ölüleri olmayan milletler ebedî olamazlar. Üzerinde büyük ruhların sevildiği topraklarda ebedi hayat ağacı yeşerir, gerçek hayat, gerçek saadet tadılır. Onlarsız yeryüzünde yetim yaşar insanlar.” diyerek önemli bir gerçeğin altını çiziyor. Bu konu benim kafamı yıllarca meşgul etti. Bize bu şehri miras olarak bırakan insanları unutmamız, unutturmamız lazımdır. Erzurum’un bağrında bize güzel bir vatan bırakan büyük insanlar yatmaktadır. Erzurumlunun isimlerini unuttuğu bu büyük insanları rahmetle şükranla hatırlaması lazımdı.

Bu sebeple onbeş yıldan fazla fasıla öğrendiğim bilgileri yenileyerek ve belgeleyerek UMUDUN YEŞERDİĞİ TOPRAKLARI ortaya koydum. Erzurum’u yazan arkadaşlarımız olmadı mı? Oldu. Ben de bu şehrin mensubu ve bir tarih öğretmeni olarak bana düşen bir mesuliyet ve borcu yerine getirdim.

Bildiğiniz gibi Birinci Cihan Harbi’nin ilk cephesi Erzurum’da Köprüköy, Azap ve Sarıkamış muharebeleriyle açılmıştı. Bu cephede savaşan er ve subayların hatıralarından Erzurumluların pek haberleri olmadı. Kitapların kapaklarında “Erzurum” yazmadığı için insanlarımızın ilgisini çekmedi. Oysa, Ziya Yergök’ün “Sarıkamış’tan Esaret” isimli anılarında, İbrahim Hakkı Sunata’nın “Gelibolu’dan Kafkaslara”, Faik Tonguç’un hatıralarında, Halil Ataman’ın kitaplarında daha onlarca hatıratta müthiş Erzurum hikayeleri vardı.

Biz 93 Harbi’ni Mehmed Arif Bey’in “Başımıza Gelenler” kitabından okuruz. Ama aynı dönemde ve günlerde Erzurum’da görev yapan Avusturyalı Doktor Charles S. Ryan anlattıkları ve çizdiği Erzurum profiliden haberimiz yoktur. Kaç kişi 1828-1829 Osmanlı Rus harbinde Erzurum’a gelen ve anılarını “Erzurum Yolculuğu” ismiyle kaleme alan Alexander Pushkin’den haberimiz vardır. Bir rivayete göre James Redhouse 12 ciltlik eserinin belli bir kısmını bir müddet kaldığı Erzurum’da yazmıştır.

Bütün bunlara baktığımızda yerli ve yabancı birçok mütefekkirin ilgi duyduğu Erzurum’a bizim ilgi duymamamız vefasızlık olurdu.

Bu duygularla Erzurum’un 1919 yıllarındaki insan ve şehir profilini yazdım. Savaş yıllarının yılgın insanlarının hürriyet ve bağımsızlık yolunda Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Deli Halit Bey, Dadaş Rüşdi gibi kumandanlarla omuz omuza vererek yeniden nasıl bir diriliş destanı yazdığını anlattım. Erzurum’un Milli Mücadele romanı yoktu. Bunu ortaya koymaya çalıştım. Yer yer 1906 Erzurum İsyanı, Ermeni mezalimi, Muhacirlik günleri, Milli Mücadele için başkoymuş ârifi ulemâsıyla, eşrâfı esnafıyla bir şehir halkının başlattığı diriliş hikâyesine ve milletine öncü oluşuna tanık olacak; bilmediğiniz, duymadığınız, tarih kitaplarına girmemiş birçok gerçeği ortaya koymaya çalıştım. Hepsi bu topluma örnek olmuş, önder olmuş aklı başında büyüklerimizle, vatan için herşeyi göze almış hepsi birbirinden pırıl pırıl, yiğit, cesur gerçek ve sembol insanlarımızla belgesel bir Erzurum destanı yazmaya gayret ettim.

Anadolu’da birçok şehrin Milli Mücadele romanı var, gerçekleri yaşamış Erzurum’un neden bir romanı olmasın diye düşündüm.

Burada bir şeyin altını kalın çizgilerle çiziyorum. Ben Romancı değilim. Kitap belki bir edebi roman değil ama alanında eksikliği dolduran roman tadında bir tarihi gerçeklerin anlatımı, senaryolaştırılmasıdır. Umuyorum ki genç edebiyatçılarımıza örnek olur ve daha güzel kitaplar ortaya koyarlar.

Erzurum’u yazan birçok geçmişte yaşamış ve günümüzde yaşayan kalem erbabını saygıyla anıyorum, selamlıyorum. Bu yazılanların bir kısmı Devlet/Kamu kurumlarınca, bir kısmı üniversitelerimiz tarafından sahiplenildi, yayınlandı gün yüzüne çıkarıldı. Dergah yayınları büyük bir özveriyle 30 kitabı aşkın bir ERZURUM KİTAPLIĞI serisi yayınladı. Bu konuda Ezel Erverdi Beyefendi’ye teşekkür ediyorum. Erzurum’a sahip çıkmanın güzel bir vefa örneğini ortaya koydu. Benim kitabıma da yine özel bir şirket mensupları sahip çıktı Erzurum için bir vefa örneği ortaya koydular. Recep Kelkitli Bey’e ve İhsan Ataman Bey’e teşekkür ediyorum.

Şehir edebiyatçısı şehrin yorumunu edebi olarak yapar. Bir Erzurum şehir edebiyatçısı olarak Erzurum yorumunuzu özetler misiniz? Bu yorumda Erzurum’dan mı ilham aldınız yoksa görmek veya yaşamak istediğiniz Erzurum mu etkili oldu? Soruyu daha da açmamız gerekirse Erzurum’a dışardan mı baktınız yoksa şehirde yaşayan ve mücadele eden bir kişilik olarak kimlik arayışında mı bulundunuz?

Bu sorunuzun cevabına yukarda kısmen değindim. Yazdıklarım belgesel gerçeklerdir. Tarih sayfaları ve yazılan hatıratlardan alınmıştır. Olayları birbirine bağlayan bazı hayali şahıslar hariç, dekorlar kostümler, konuşmalar Erzurum folkloru, dili ve kültüründen alınmış, şehrin sosyal hayatı anlatılmıştır. Erzurum evler, Evlerde kullanılan Eşyalar, Erzurum çarşıları, çarşılarda ki iş yerleri ve kahvehaneler, sokaklar, meydanlar, mabetler o dönemi anlatan kitaplardan alınmıştır. Halkın kullandığı dil, araç ve gereçle ilgili sayfa altlarında sözlük şeklinde bilgilere yer verilmiştir. Bar ve cirit sahneleri anlatılırken uzmanların yazdıkları esasalar ve tasvirlere dikkat edilmiştir. Kongre salonu ve binası o dönemde ki haliyle anlatılmıştır.

Bu çalışmamda Erzurum’a dışardan bakmadım. Romanın içine bizzat girip yaşayarak yazdım. Dede Olayı Caferiye Mahallesinde Saat kulesine bakan dede /doğduğum evimde başlattım. Mehmed çavuş oldum. Emin oldum. Culfacı Hamdi Efendi oldum… Romanın kahramanlarının % 80’ni gerçek kimlikli insanlardır. Onların hatıralarıdır. Yazdıklarıdır.

Edebiyatın, şehrin markalaşması, kimliğinin oturması ve aktarılması, şehir belleğinin yaşatılması açısından katkıları nedir? Sizin eserinizin bu açıdan Erzurum’a kattığı değer nedir?

Bu soruya Romanı okuyanların yorumları cevap verecektir. Vermektedir. Erdal Güzel ve Abdurrahman Zeynal kardeşlerimin yazdıkları Erzurum basınında yayınlanmıştır. Merak edenler oradan okuyabilirler. Ben İnkılap tarihimiz için önemli olan ve genel tarih kitaplarımızda ana hatlarıyla anlatılan Erzurum Kongresini Erzurum yerel ve toplumsal tarihinin ayrıntıları içerisinde ele alıp inceledim. Bu şehrin kimliğine ilişkin ciddi bir katkıdır. Erzurum toplumsal yapısının ve Erzurum markalaşmasının temel dinamiği olan unsurları yani kent belleğini okur belleği ile buluşturduğuma inanıyorum. Şehrimizin mimari yapısını ve simgelerini roman içerisinde yaşanılan önemli olaylarla birlikte bütünleştirerek aktararak bu mimari unsurların sadece mimari simge olarak değil , toplumsal ve tarihi bir simge olarak okur hafızasına işlediğimi düşünüyorum. Erzurum ağzı hakkında bilgiler vererek Erzurum ağzına ilişkin duyarlılığımı gösterdim. ve o dönemin önemli isimlerinin milli mücadeleye olan katkılarını aktararak bu şehrin aslında tanıtımlarında sürekli olarak göz ardı edilen bir noktaya dikkatleri çektim ki o da şudur; Erzurum bir Milli Mücadele şehridir. Son olarak romanla ilgili olarak ulusal bazda bazı edebiyat sitelerde yayınlanan emekli hakim Cavit Marancı Bey’in Umudun Yeşerdiği Torpraklar isimli kitabıma ilişkin değerlendirme yazısında “Cihan Harbinde başkent İstanbul’dan bile büyük bir yıkım ve hüzün yaşayan Erzurum buna rağmen silkinip Kurtuluş Savaşının da dinamosu, başlıca moral kaynağı ve adeta milli mücadelenin arkasına güvenle yaslanılan muhkem bir kalesi, sarsılmaz bir dağı olmasına rağmen yeterince edebi bir üslûp dokunuşuyla anlatılamamıştır.” Diye belirttiği eksikliği bir nebze olsun gidermeye gayret ettim.

Bu kitap okuruna ulaşır ve bilhassa Erzurum okullarında gençliğimizin okuması sağlanırsa. Gençlerimiz Erzurum tarihine daha bir kucaklayıcı bakacak, merakları artacaktır. Erzurum’un Milli şuuru ve dadaş duruşunun ne olduğunu göreceklerdir. Ben size bana bu fırsatı verdiğiniz için ERZURUM SEVDASI DERGİSİ AİLESİNE TEŞEKKÜR EDİYORUM.

Bir yanıt yazın