DÜNYADA VE TÜRKİYEDE KADIN ASKER KAHRAMANLAR

/ 16 Ağustos 2020 / 416 / yorumsuz
DÜNYADA VE TÜRKİYEDE KADIN ASKER KAHRAMANLAR

DÜNYANIN BİLİNEN İLK KADIN AMİRALİ: KARYALI I. ARTEMİSİA

Artemisia, bugün Muğla’nın meşhur tatil ilçesi olan Bodrum’un sınırları içinde kalan Ünlü Tarihçi Homeros tarafından “Ebedi Mavilikler Cenneti” olarak adlandırılan, Yunan ve Anadolu uygarlıklarının kesişme noktası olan antik Halikarnassos, (Halikarnas) kent devletinin kraliçesidir. Persler Lidya krallığına son verdikten sonra M.Ö. 546 yılından itibaren kıyıdaki kentleri ele geçirmişlerdir Bu kentlerden bazıları Persleri bazıları da Yunan Kent Devletlerinin oluşturduğu birliğin yanında yer almışlardır. Halikarnas kraliçesi Artemisia Perslerin yanında yer almıştır. Tarihte bilinen ilk kadın Amiral olan 1. Artemisia Salamis Savaşında Yunanlılara karşı elde ettiği başarı ile tarihe adını yazdırmıştır. Heradot tarihinde cesaretine ve başarıları anlatılan Kraliçe bir Yunan gemisi tarafından sıkıştırıldığında, Artemisia kasıtlı olarak kendi gemisini bir Pers gemisi üzerine sürerek, Yunanlıları onlardan olduğuna inandırmış, Pers gemisinin ise batmasına sebep olmuştu. Kıyıdan olanları izleyen Xerxes ise çarpışmayı gördüğünde Artemisia’nın bir düşman gemisini batırdığını düşünmüştü. Atinalılar, Artemisia’nın başına on bin drahmi ödül koymuşsalar da o hüzünlü bir aşk hikayesi sonucu kayalıklardan kendini atarak intihar etmiştir. Bu büyük kraliçe ve kadın amiral 300: Bir İmparatorluğun Yükselişi isimli Hollywood filminde kahramanlığı perdeye aktarılmıştı.

FRANSANIN KORUYUCU AZİZESİ: JOAN OF ARC(JEANNE D’ARC)

Türkçe okunuşuyla Jan Dark 6 Ocak 1412 tarihinde Fransa’nın kuzey doğusundaki Meuse Irmağı’nın üzerinde bulunan Domrémy köyünde doğdu. Onun doğduğu dönemde Avrupada mezhep savaşları olarak bilinen yüzyıl savaşları sürmekteydi. 12 yaşında iken Katolik Fransa ve Fransa’nın Kralı 7. Charles’a işgalci olan İngilizlere karşı yardımcı olması için ilahi odluğunu iddia ettiği mesajlar almaya başladı. Bu mesajların yoğunlaştığı 16 yaşında evinden ayrılarak Kral 7. Charles ile görüşmeye gitti. Kral ile yaptığı görüşmeden sonra bir ruhban grubunun yaptığı sınavdan geçti. Bunun sonucunda Kral’ın emri ile İngilizlerin elinde olan ve Fransızlar tarafınca kuşatılan Orleans kalesine gitti. Buradaki Fransız Şövalyelerin ve askerlerin alay konusu oldu. Ancak onun gösterdiği kahramanlık ve ön görüleri sayesinde kuşatma 9 gün sonra başarı ile sonuçlanınca bütün dikkatleri üzerine çekti. Bu olaydan bir sene sonra yani 17 yaşında iken, Fransız ordusunun kumandasında önemli bir rol oynadı. Jan Dark kurmay bir subay ve stratejist gibi hareket ederek Fransa ordusunu başarıdan başarıya taşımıştır. Bir dizi zaferden sonra İngilizler ile işbirliği halinde olan Burgonyalı Fransızlar 23 Mayıs 1430 tarihinde onu yakaladılar. Onu kurtarmak amacıyla yapılan birkaç kaçırma ve kurtarma teşebbüsü başarısız olmuştur. İngiliz taraftarı olan Beauvais Piskoposu Pierre Couchon’un başkanlığındaki bir engizisyon mahkemesinde erkek giysileri giyip savaşan ve gaipten sesler duyan bir kâfir olduğunu öne sürülerek 30 Mayıs 1431 tarihinde bir kazığa bağlanarak diri diri yakılarak öldürüldü. Öldüğünde daha 19 yaşında olan Jan Dark o dönem Fransız ordusunun savaş stratejisini ve taktiklerini belirlemiştir. Öldükten sonra bile Fransız ordusu onun taktik ve stratejilerini kullanmaya devam etmiştir. Ölümünden 26 yıl sonra onun ölüm kararının veren engizisyon mahkemesi davayı bir daha tekrar ederek işlediği iddia ettiği suçtan aklanmış ve kendisine iadeyi itibarda bulunmuştur. 460 yıl sonra Papa 15. Benedict, Jan Dark’ı azize ilan etmiştir. O artık Fransa’nın Koruyucu Azize’ si ve Orleans Bakiresi olarak anılmaktadır. Ölmeden önce ve öldükten sonra adını korumak için görülmüş tüm mahkeme kayıtları bugün Fransa Millî Kütüphanesi’nde saklanmaktadır. Hakkında bir çok roman yazılmıştır. En son 1999 yılında Messanger adı ile sinemalarda yayınlanan film ile tekrar dünya kamuoyuna bu olay bir daha hatırlatılmıştır. Daha önceleri defalarca kez sinemaya konu edilen Jan Dark anısına başta Paris olmak üzere Fransa’da heykeller dikilmiş anıtlar yapılmıştır. Hakkında birçok araştırma ve roman tarzı kitaplar yayınlanmış ve posta pulları bastırılmıştır. Fransız okullarında okutulan tarih kitaplarında onun için özel bölümler hazırlanmıştır.

KADIN SAMURAYLAR TOMOE GOZEN VE NAKANO TAKEKO

Tomoe Gozen, en ünlü kadın samurayıdır. Gozen hanım efendi anlamına gelmektedir ona bu unvanı kılıç ustası olan General Minamato no Yoshinaka tarafınca verilmiştir. Japon geleneklerine göre bir erkeğin bir kadınla birlikte savaşması çok alçaltıcı olarak görülse de sergilemiş olduğu askeri beceri bu yöndeki tüm yargıları yıkmıştır. Ok ve kılıç ustası olan Tomao, Lord Kisono Yoshinaka tarafınca Genpei Savaşı(1180–1185) sırasında Baş Komutanı (ippo no taisho) olarak görevlendirdi. Awazu Savaşı’nda Yoshinaka’nın savaşta yenileceğini anladığı zaman sen bir kadınsın kaç ve kendini kurtar emri üzerine üstüne gelen 30 kişilik düşman birliğinin üzerine atını sürmüş ve birlik komutanının kafasını kesmiştir. 1247 yılında ölen Tomoe bir manastırda rahibe olarak yaşamıştır. Ölümünden sonra bile efsanesi çok yaşadı. Gozen’in hayatı, Amerikalı yazar Jessica Amanda’nın bir fantezisinde Japonya’da geçen bir üçlemenin ana konusu oldu. C.J. Cherryh’in 1988 tarihli romanı The Paladin’in de ana karakteridir. 2010 yılında ABD Syfy TV dizisi Riverworld’ün destekleyici karakterlerinden biridir.

Bir diğer kadın samurayımız Nakano Takeko ise 1847 Nisan ayında Japonya’nın Musashi Eyaletinde yer alan Edo isimli bir kale kasabasında doğdu. Edebi ve hat sanatlarında dövüş sanatları ve askeri alanlarda eğitim gördü. Özellikle ucunda eğri tek kenarlı bir bıçağı olan ahşap veya metal bir direkten oluşan naginata adı verilen bir çeşit mızrağı kullanmakta çok ustalaşmıştı. 1868 yılında reformistler ve gelenekçiler arasında başlayan Boshin iç savaşında gelenekçilerin yanında yer aldı. Kendisinin naginata kullanma eğitimi vermiş olduğu kadınlar ile Japonların Joshitai adını verdiğin kadınlar ordusunu kurdu. Aizu savaşında gelenekçilerin savunma savaşında Japon imparatorluk ordusunun kullandığı ateşli silaha karşı cesurca kendi eğitmiş olduğu kadın askerlerin başında savaştı ve yaralandı. Düşmanların eline yaralı olarak geçmesi ve tecavüze uğradıktan sonra başının kesilerek savaş ganimeti olarak sergilenmesinden koktuğundan dolayı kız kardeşinin yardımıyla 18 Ekim 1868 tarihinde 21 yaşında iken harakiri yaptı. Kız kardeşi tarafınca kesilen başı Fukishima şehrinde yer alan Hokai-ji tapınağının bahçesinde bir çam ağacının altına bir rahip tarafınca gömüldü. Silahı tapınağa bağışlandı ve o tarihten beri tapınağa gelen ziyaretçilere aziz hatırasını yaşatmak için sergilenmektedir. Mezarının yanına bir anıt heykel dikildi. Her sene Aizu Sonbahar Festivalinde hakama giyinen ve shiro adı verilen kafa bantlarını takan genç kızlar onu ve kadınlar ordusunun askerlerinin yaptıklarını anarlar. Aizu savaşından sonra Samuraylık kaldırıldığı için kendisine son kadın samuray unvanı verilmiştir.

SAVAŞÇI KRALİÇE BOUDİCCA

M.S 61 yılında Romalıların Büyük Britanya’daki Norfolk bölgesinde bulunan askeri garnizonuna karşı bir isyan başlatan, Iceni kabilesinin kraliçesi olan Boudicca Londra’ya 100 km. mesafede bulunan eski ismi Camulodunum günümüz ismiyle Colchester) bölgesinde M.S. 30 yılında doğmuştur. Diğer Kelt kadınları gibi silah kullanma ve savaşma konusunda eğitim almıştır. 18 yaşında iken evlendiği Kocası Prasutagus M.S. 60 yılında öldüğü zaman krallığının kızları ve müttefiği olan Roma imparatorluğunun arasında paylaşılmasını vasiyet etmiştir. Ancak Romalılar kendi hukuklarına göre sadece erkek çocukların varis olacağını söyleyerek kızları varis olarak onaylamadılar ve bu paylaşımı kabul etmediler. Büyük bir ordu göndererek krallığın tamamına el koydular. Eski ve yerel yöneticileri küçük düşürmek için Kraliçe Boudicca çırılçıplak soyulup halkın içinde kırbaçlandı, ve henüz çocuk yaşta olan iki kızına tecavüz edildi ve kraliyet ailesinden olan birçok kişi köle edilerek Roma’ya gönderildi. İşte Kraliçe Boudicca bu olaydan sonra savaşçı bir kraliçe oldu. M.S. 60 civarında, Boudicca kendi kabilesi Iceni ve Trinovanteler kabileleri ile kendini destekleyen diğer Kabilelerine Roma’yı topraklarından defetmek üzere birleşme çağrısında bulundu. Bundan bir yıl sonra komutasındaki 100.000 kişi ile, Boudicca Roma’nın Britanya’daki merkez üssü olan Camulodunum’u (bugünkü Colchester) ele geçirdi. Oradan birliklerini Londinium (Londra) ve Verulamium’a (St. Albans) şehirlerinin üzerine yürüdü ve bu şehirleri yağmalayıp 70,000 ila 80,000 insanın ölümüne sebep oldu. Kazandığı zaferler, İmparator Neron’un Britanya’dan tamamen çekilmeyi düşünmesine yol açtı. Ancak Suetonius isimli Romalı komutan disiplinli ve eğitimli lejyon birlikleri ile Boudicca’nın birliklerini mağlup etti ve gidişatı tersine çevirdi. Bu savaştan sonra Kraliçenin intihar ettiği yada hastalanarak kahrından öldüğü söylenmektedir. Bu savaşçı kraliçenin efsanesi Romalı tarihçilerden Tacitus ve Cassius Dio’nun, yazdığı kitapların Rönesans döneminde tercüme edilmesiyle İngilizler arasında yaygınlaştı. İngiliz Kraliçesi Elizabeth’in anılarında, bu tarihi kayıtları okuduğunu ve İspanya ile mücadele ederken Boudicca’dan ilham aldığını yazmıştır. Kraliçe Boudicca hak ettiği asıl ünü Kraliçe Victoria döneminde yakalamıştır. Kraliçe Victoria kendisini Boudicca’nın adaşı olarak ilan etmiş ve 1902 yılında Westminster Köprüsü’nün Batı yakasının Kuzey ucuna Boudicca’nın bir heykelini diktirmişti. “Boadicea ve Kızları” adını taşıyan bu bronz heykel. Bu savaşçı kraliçeyi, iki atın çektiği bir savaş arabası sürerken gösterir; kızları da yanındadır, ve yukarı uzanan koluyla büyük bir mızrağı kavramaktadır. ” Boudicca, Roma işgalcisi karşısında halkına önderlik eden ve M.Ö. 61’de ölen Iceni Kraliçesi.” Heykelin kaidesine yazılmıştır. Boudicca Savaş Kraliçesi filmi ile hayatı 2003 yılında sinemaya aktarılmıştır.

BAYAN ÖLÜM(LADY DEATH) LYUDMİLA PAVLİCHENKO:

Tüm Zamanların En Büyük Kadın Keskin Nişancısı olarak kabul edilen Lyudmia Pavlichenko, 12 Temmuz 1916 tarihinde Ukraynanın başkenti Kiev’e bağlı bir kasaba olan Bila Tserkva’da doğdu. 16 yaşında evlendi ve bu evlilikten bir kızı oldu. Kısa süren bu evliliğin ardından Kiev üniversitesinde tarih eğitimi almaya başladı. Nişancılık yeteneğini geliştirmek için bir atıcılık kulübüne yazıldı. Son sınıf öğrencisi iken II. Dünya Savaşında Nazi Almanya’sının Sovyetler birliğini işgal hareketi başladı. Nişancılık belgesini kullanarak Pavliçenko, ilk gönüllülerin arasında katılarak Kızıl Ordu’nun 25. Piyade Tümeni’ne atandı. 3.5 teleskobik dürbünlü Tokarev SVT-40 yarı otomatik tüfek ile bütünleşti. Kızıl Orduda görev alan 2000 kadın keskin nişancı arasında en ünlü ve Nazilerce en çok korkulanı oldu. Resmi kayıtlara göre 36’sı keskin nişancı olmak üzere 309 Alman askerini öldürmüştür. Bir havan topu saldırısında yaralanmıştır. Pavliçenko, Ağustos 1942’de bir tanıtım ziyareti için Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderildi ve başkan Franklin Roosevelt kendisini Beyaz Saray’da karşıladı. Böylece Pavliçenko bir ABD Başkanı tarafından kabul edilen ilk Sovyet vatandaşı oldu. Savaştan sonra tarih eğitimini tamamladı. 10 Ekim 1974 tarihinde 58 yaşında öldü. Kullanmış olduğu silah ve kendisine hediye edilen diğer silahlar Moskova Merkez Silahlı Kuvvetler Müzesi’nde sergilenmektedir. Biri Kızıl Ordu madalyası olmak üzere birkaç madalya ile ödüllendirilen Pavlichenko için biri 1943 yılında diğeri ise 1976 yılında olmak üzere iki hatıra pulu basılmıştır. Sivastopol şehrindeki savaş anlarını konu alan Ukrayna-Rusya ortak yapımı Sivastopol savaşı filmine konu oldu. Hakkında Lady Ölüm: Stalin’in Sniper’dan Anıları isimli bir kitap yayınlanan Pavlichenko için 1942 yılında Woody Guthrie tarafınca “Miss Pavlichenko” isimli birde şarkı yazılmıştır.

İLK TÜRK KADIN HÜKÜMDAR TOMRİS HATUN

Saka Türklerinin anası olarak bilinen Tomris Hatun, Bazı kaynaklara göre ünlü Türk hükümdarı ve kahramanı Alper Tunga’nın torunudur. M.Ö 6.Yüzyılda yaşadığı düşünülen Tomris Hatun, kocasının ölümünden sonra Saka Türklerinin başına geçmiştir. At binmede, ok atmada ve kılıç kullanmada çok yetenekli ve bilgili bir kadındır. Cesur, akıllı ve stratejik düşünme yeteneğine sahiptir. O dönemde İran taraflarında kurulan ve tarihte 1. Pers imparatorluğu olarak bilinen Ahameniş imparatorluğunun başında olan Büyük Kiros ile mücadelesi ile tarih sahnesine geçen Tomris Hatun bu mücadelede oğlunu kaybetmiş olsa da başarıyla çıkmıştır. Saka topraklarına karşı saldıran Kiros’a karşı ılımlı ve savunmacı politika izleyen Tomris Hatun Kiros’un Tomris Hatunun kendisiyle evlenmesi halinde Saka Türklerini rahat bırakacağı ilişkin teklifini geri çevirmesi üzerine savaş için yetiştirilmiş köpekler ile desteklenmiş büyük bir ordu ile Saka topraklarına girmiştir. Kiros’un bu hamlesine karşılık Tomris tarlaları yakmış ve kendisi için uygun olacak savaş alanına çekilmiştir. Kiros Tomris’in bu hamlesine karşılık iki ordunun arasında bir eğlence çadırı kurdurarak bir tuzak hazırlamıştır. Tomris Hatun’un oğlu ve onun birkaç savaşçısı bu çadırı basmış ve eğlenceye dalmışken Kiros’un askerlerince baskına uğramışlar ve o çadırda öldürülmüşlerdir. Bunun üzerine tarihçi Herodot’un aktardıklarına göre Tomris Hatun Kiros’u kanla doyurmaya yemin etmiştir. Bozkır savaş taktikleri ve atlı oklu birlikleri ile Sakalar Ahamenişlere ve onun büyük imparatoru Kiros’a karşı zafer kazanmışlar ve ele geçirdikleri Kiros’un kafasını keserek kan dolu bir fıçının içerisine atmışlardır. Bu sırada Tomris “Hayatında kan içmeye doymamıştın, şimdi seni, kanla doyuruyorum!” dediği söylenmektedir. Bu büyük Türk kadının ismi yıllarca Türk kızlarına verilerek yaşatılmıştır. Adına biri Kazakistan’ın başkenti Astana’da diğeri ise Almanya’nın Dresden şehrinde yer alan Friedrichstadt Hastanesi Parkında olmak üzere iki anıt dikilmiştir. Kazakistan’da hayatını anlatan bir film çekilmiştir.

AZİZİYE KAHRAMANI NENE HATUN

Erzurum’un şimdilerde Palandöken ilçesine o tarihlerde ise Pasinlere bağlı olan Çeperli mahallesinde(köyünde) Hüseyin ve Zeliha çiftinin kızları olarak dünyaya gelmiştir. Doğrum tarihi her ne kadar 1857 yılında belirtilmiş olsa da Akın Aktaş tarafınca Giresun Üniversitesince 2019 yılında kabul edilen Nene Hatun’un Hayatı ve Nene Hatun Bibliyografyası, isimli Yüksek Lisans Tezinde Nene Hatun’un asıl doğum tarihi 1854 olduğu tespit edilmiştir. Sanıldığı gibi Nene lakabı değil asıl ismidir. Nene ismi anne ve büyük anne anlamlarına gelse de büyüklük sıfatını kadınlara yüklemektedir. Nene, 16 yaşına geldiğinde Mehmet Efendi ile evlenmiştir. 93 harbi esnasında Rusların Pasinleri işgal etmesi üzerine köylerinin Rus işgali tehdidi altına girmesi nedeniyle Erzurum’a göçerek Taşmescit Mahallesi Zenciye sokaktaki eve yerleşmişlerdir. 1877 Deveboyu Muharebelerinde erkek kardeşi Hasan ağır yaralandı. Tedavisi ve bakımı için Nene’nin evine getirilen Hasan 8 Kasım 1877 tarihinde akşam saatlerinde Nene’nin kucağında vefat etmiştir. 8 Kasım 1877 gününü 9 Kasım 1877 gününe bağlayan gecede ise kendilerine mihmandarlık yapan Ermeni çetecilerin sayesinde şehrin yaklaşık 10 Km Kuzeydoğusunda bulunan Aziziye tabyalarından birine Ruslar girmiş ve orada görevli olan bütün askerleri uykuda şehit etmişlerdir. Olayın duyulması üzerine işgal edilen tabyalar Türk ordusunca topa tutulmuş ve karşı taarruz başlamıştı. Hem bu silah ve top sesleri hem de başta Ayazpaşa Cami müezzini Hacı Abdullah olmak üzere müezzinlerce Erzurum minarelerinde okunmaya başlayan vakitsiz ezan ile Erzurum halkı tabyaların Rus işgalinden kurtarılması için ordunun yardımına çağrılıyordu. Nene Hatun anılarında bu durumu şöyle anlatmaktaydı. “Ağabeyim Hasan cepheden ağır yaralı olarak bir gece önce eve gelmişti. Bir yandan ona bakarken, bir yandan da üç aylık çocuğumu emziriyordum. Kardeşim o gece kollarımın arasında öldü. Sabaha karşı minarelerden ‘Moskof Aziziye’ye girdi’ diye haykırışlar başlayınca, kardeşimin alnını öpüp, ‘Seni öldüreni öldüreceğim’ diye ant içtim. Henüz üç aylık bebeğimi emzirerek, seni bana Allah verdi. Allah bakar ben de O’na emânet ediyorum dedim. Yavrularımı (küçük yaştaki oğlu ve üç aylık Allah’a emanet ettikten sonra, ağabeyimin tüfeğini ve satırımı alıp dışarı fırladım. Halk sel gibi Aziziye’ye akıyordu. Tabyanın mazgallarından düşman ölüm yağdırıyordu. Düşmanda iyi silah vardı, bizde de iman. İleri atıldım. Dadaşlar arasına karıştım. Satırım durmadan inip kalkıyordu.” Erzurumlular Tabyaya ulaştığında, Rusların açtığı yaylım ateş karşısında ön sırada koşan halkın büyük kısmı şehit düştüler. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldı, demir kapıları kırıp içeri girildiler ve göğüs göğse bir savaş başladı. Tam teçhizatlı ve modern silâhlarla donanmış Rus askerleri; baltalı-tırpanlı, taşlı-sopalı ama inançlı halk karşısında yarım saat tutunabildi. Aziziye kahramanlığı olarak tarihe geçen bu olayda 2300’e yakın Rus askeri öldürülürken Erzurum halkından ise 1000 civarında şehit düşen oldu. Gırtlak gırtlağa yaşanan bu mücadele sonucunda tabya geri alındı. Türkler ise 1000 kadar şehit verilmişlerdi. Nene hatun ise yaralananlar arasındaydı. Ancak o yarasına aldırmadan cephede durumu kendisinden daha ağır olan yaralıların yardımına koşmuş onların yaralarının sarılmasına yardımcı olmuş, savaşın şiddetli olduğu anda su taşıyarak susayan askerlere ve halka dağıtmıştır. Tek bir savaşta asker, hemşire ve sakalık görevini yaptı. Padişah 2. Abdülhamit 12 Kasım 1877 yılında Erzurum vilayetine “ Haysiyetli ve Onurlu Erzurum Ahalisine başlıklı çektiği telgraf ile Erzurum halkının bu başarısını takdir etmiştir. Aziziye destanı olarak geçen bu olaydan sonra Nene destan kahramanlarına yaraşır bir asaletli yaşam sürdürdü. Kendisine yüksek rütbeli hanım anlamına gelen “hatun” lakabı verildi ve Nene Hatun olarak anılmaya başlandı. Yoksulluk ve sıkıntı ile geçen hayatında Yusuf, Nazım, Abdurrahman ve Musa isimli dört erkek ve kız Asime ve Nevriye isimli iki kız olmak üzere altı çocuklu bir kadın olarak hayat mücadelesini sürdürdü. Oğullarından ikisini I. Dünya Savaşı’nda şehit verdi ve şehit anası olma acısını ve gurunu yaşadı. “Kırkgöz” soyadını aldı. Resmen Nene Kırkgöz kimliğine sahip olan Nene Hatun, ne yazık ki tüm değerlerimize göstermiş olduğumuz ilgisizlik ve vefasızlık hastalığımızdan nasibini aldı..Geçim sıkıntısı çektiği için Belediye’den kendisine bağlanan 4 Liralık ödemeyi bu paranın maişetini karşılamaya yetmediğinden artırılması için tıpkı kendisi gibi Aziziye kahramanı olan Name hanım ile birlikte 1943 yılında cumhurbaşkanına bir dilekçe yazarak yardım istemiştir. Dilekçe üzerine incelemeye gelen müfettiş kendisine verilen bu ödemeyi yersiz bulması neticesinde bu gelirinden mahrum kalmıştır. Yaşadığı dönemde çocuk olup şimdi yaşlılık dönemini yaşayan Erzurumlular onun sokaklarda hayvan pisliği toplayarak tezek yaptığını, giysilerinden yoksulluğunun anlaşıldığını söylemektedirler.

Nene Hatun’un unutulup gidilmesinde 1911 yılında Erzurum Valiliği yapan Mehmet Emin Yurdakul’un Nene Hatun’dan ve Aziziye mücadelesinden söz eden makaleleri etkili olmuştur. onu bütün Türkiye’ye tanıtan ise Cumhuriyet gazetesinin İstanbul muhabiri gazeteci İsmail Habib Sevük Yurttan yazılar adı altında yayınladığı gezi yazıları için 1937 yılında geldiği Erzurum’da Nene Hatun ve diğer 93 Harbi gazileriyle yaptığı röportajı ve konuya ilişkin makalesi sağlamıştır. Ancak Nene Hatun’un biraz daha düzenli bir gelire sahip olması ve hak ettiği itibarı kazanması ise Nurettin Baransel’in 9. Kolordu komutanı olması ile başlar. 1952 yılında Aziziye Anıtı yapılması için başlanılan çalışmalarda Nene Hatun 30 Ağustos 1952 Yılında 3. Ordunun Nenesi olarak anılmaya başlandı. 8 Ağustos 1955 tarihinde ilk kez seçilen yılın annesi etkinliğinde yılın annesi unvanını aldı. Bundan iki hafta sonra 22 Ağustos 1955 tarihinde geçirdiği şiddetli soğuk algınlığına bağlı olarak geçirdiği zatürre hastalığı nedeniyle tedavi gördüğü numune hastanesinde vefat etti ve Aziziye tabyalarında defnedildi ve kendisine bir anıt mezar yapıldı. Onun bütün dünyada tanınması ve hak ettiği itibarı ve geçim standardını yakalaması ise 8-10 Eylül 1952’de Erzurum ve çevresinde Nato manevraları için incelemelerde bulunan NATO Orduları Başkomutanı Amerikalı General Ridgway’in Erzurum’da Nene Hatun’u ziyaret ederek elini öpmesi üzerine olmuştur. Bu ziyaret esnasında Nene Hatun, Amerikalı generale, “Ben o zaman gereğini yapmıştım. İlerlemiş yaşıma rağmen bugün de gerekirse aynı şeyi yaparım. Aynı hizmeti, daha mükemmeliyle yapacak güç ve heyecana sahibim.” dedi. Nene Hatunun bu sözüne karşılık Amerikalı General Ridgway şu sözleri söylemiştir. “Birçok millet kahramanlarını sadece kahramanlık sanatı olan ordularının içinde arar ve ancak böylelikle bulur. Türklerde ise hakiki kahramanlar akla gelmeyen mütevazı köşelerin iddiasız sakinleridir çünkü onlar kahramanlık iddiasında da değillerdir. Buna ihtiyaçları da yoktur çünkü kahraman olarak yaratılmışlardır. Nene Hatun’un elini bu hisle öpüyor ve onu tanımış olmaktan iftihar ediyorum.”

Bu kahraman kadınımızı Aziziye kahramanlığını en iyi anlatan ise Ridgway tarafınca ABD’de yayınlanan Saturday Evening Post gazetesinde 1953 yılında yayınladığı makalede kullandığı ifadelerdi. “1952 Eylül ayında o sırada 97 yaşında bulunan dermansız ihtiyar bir kadıncağızı ziyaret maksadıyla buradan çok uzaklarda mütevazı bir eve gitmiştim.1877 Kasım ayında Nene henüz birkaç aylık çocuğunun annesi, 22 yaşında genç bir kadındı. Rusya ile Türkiye harp halinde idiler. Bir Rus piyade alayı Erzurum’u henüz kuşatmamıştı. Şehirde bulunan az sayıda Türk kuvvetleri son bir gayretle tutunmaya çalışıyorlardı. Şehir sakinleri Türk kumandanına gitmişler ve ileri gelenleri vasıtasıyla şehirde bulunan kadın erkek genç ihtiyar herkesin istilacıları imha etmek için bir gece baskını konusunda kendisine yardıma hazır olduklarını söylemişlerdi. Komşuları, Nene Hatun’a bu işe katılmamasını söylediler çünkü onun yeri bebeğinin yanıydı. Nene, ‘hayır’ diye cevap vermişti. ‘Bu bebeği bana Allah verdi, ona Allah bakar. Ben de onu Allah’a emanet edip sizinle baskına iştirak edeceğim.’ O gece erkekler kadınlar ve hatta çocuklar tırpan, bıçak ve sopalarla silahlanıp Rus kuvvetlerine hücum etmek için askere katıldılar. Taarruz muvaffak oldu ve Rus alayı imha edildi.” Nene Hatun hakkında en çok bilgiye sahip olduğumuz, dünya ülke ve şehir belleğinde en çok yer tutan Türk kadın kahramanıdır. Nene Hatun hakkında biri hayatında esinlenerek hazırlanan ve 1973 yılında çevrilen ve başrolünü Kadir İnanır ve Türkan Şoray tarafınca çevrilen Gazi Kadın diğeri ise 2010 yılında Açelya Elmas tarafınca Nene Hatunun canlandırdığı Nene Hatun olmak üzere iki sinema filmine konu oldu. Talat Uzunyaylalı tarafınca kaleme alınan bir roman ve biyografi ve Akın Aktaş tarafından hazırlanan ve daha sonra kitap haline gelen bir yüksek lisans tezine konu olan Nene Hatun hakkında sayısız makaleler ve yazılar yazılmıştır. Kahramanlığına sahne olan Aziziye tabyalarının içinde bulunduğu milli parka Nene Hatun adı verilmiş ve bu park içerisinde anısına bir anıt dikilmiştir. Ömrünün son dönemini geçirdiğievin bulunduğu Emin Kurbi Mahallesinde bir caddeye Nene Hatun ismi verilmiş bu caddede hayratına bir çeşme yaptırılarak üstüne büstü yerleştirilmiştir. Nene Hatun ismi Erzurum Yakutiye ilçesinde bulunan bir kız lisesine verilmiştir. Bunların yanı sıra ülkenin değişik şehirlerinde sokaklara ve kamu binalarına ismi verilmiştir. Filateli pulculukta 1996 Europa (Ünlü Kadınlar) temasında Nene Hatun konu olmuştur.

KADIN ONBAŞI NEZAHAT

1909 yılında Erzurum’da doğan Nezahat daha 9 yaşında iken Annesi Hadiye Hanımı veremden dolayı kaybetti. Asker olan babası Hafız Hâlid Bey kızını başkalarına emanet edemedi ve görev aldığı yerlere kızını da götürdü. Nezahat daha küçük yaşında iken babasından askerlik ve silah eğitimlerini aldı, ata binmeyi öğrendi. İlk kez Çanakkale savaşında babasının komuta ettiği birlikte cepheyle tanıştı. Babasının komuta ettiği 70. Alayla birlikte Kuvayı Milliye saflarına katılması ile birlikte oda Milli Kuvvetlerin emrine girmiş oldu. 1920 yılında üniformayı giyindi ve kendisine onbaşı rütbesi verildi. Geyve, Sakarya, Gediz, Birinci ve İkinci İnönü savaşları ile Konya isyanında görev aldı. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Çerkez Ethem’le tanıştı. İlk silahını Çerkez Ethem tarafınca kendisine hediye edilmiştir. İsmet İnönü kendisine kurmay unvanını vermiştir. Görev aldığı 600 kişilik birliğe kendisinden dolayı Yunanlılar Kızlı Alay demişlerdir. Türk ordusunun Yunanlara karşı ilk defa yenilgi aldığı cephelerden biri olan Gediz Cephesi’nde kaçan askerlerin geri döndürülüp birliğin toparlanmasında “Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?” sözleri ile askerlerin önüne dikilerek büyük bir bozgunu önlemesi onun bir savaş kahramanı olarak tarihe geçmesini sağlamıştır. Nezahat Onbaşı, Kurtuluş Savaşından sonra babası ile birlikte İstanbul’a yerleşti. 1931’de İstiklal Madalyası sahibi Yüzbaşı Mehmet Rıfat ile evlendi. Soyadı Kanunu çıktığında kocasının “Baysel” soyadını alması ile resmen ismi Nezahat Baysel oldu. İki kız çocuğu annesi olan Nezahat Onbaşı Yarım bıraktığı eğitimini 1936’da Ankara’da İsmet İnönü Kız Enstitüsü’ne giderek tamamladı. 1944 yılında Samet Ağaoğlu’nun “Kuvayı Milliye Ruhu” adlı kitabıyla Nezahat Onbaşı Türk Kamu oyu tarafınca tanındı. Gazeteci Kadri Kayabal askerlik hayatına ilişkin olarak kendisinden ödünç almış olduğu belgeleri kaybetmesi nedeniyle, İstiklal Madalyası alamadı. Konu bir köşe yazısında dile getirilince 1986 yılında TBMM başkanı Necmettin Karaduman tarafından kendisine takdir beratı sunuldu. 24 Eylül 1994 tarihinde vefat eden Nezahat Onbaşı Karacaahmet Mezarlığına defnedildi. Vefatından sonra hak ettiği İstiklal madalyası yaşanılan gecikmeden dolayı özür dilenerek 2013 yılında Meclis Başkanı Cemil Çiçek, tarafınca Kızı Şebnem Üçok’tan doğan torunu Gizem Ünaldı’ya takıldı. Şeref Manun tarafınca hazırlanan çizgi romanda kahramanlıkları anlatılmıştır.

ŞERİFE BACI

1900 yılında Kastamonu da doğdu. 1921 yılında Milli Kuvvetlere cephane taşırken soğuktan dolayı donarak vefat etti. Vefat ettiğinde 21 yaşında olan bu kahraman Türk kızı için İnebolu sahil kesiminde bir parkın içerisinde anıtı dikildi. Kastamonu’da bir hastaneye ve yurt genelinde birçok okula ismi verildi.

HALİME ÇAVUŞ

1898 tarihinde Kastamonu da doğdu. Orduda kadın olduğu anlaşılmasın diye Halil kimliği altında erkek kılığında yaşadı. Taşıdığı cephanelikler ıslanmasın diye kışın ortasında üzerindeki kalın giysileri örttüğü bir esnada kendisini Mustafa Kemal fark etti. Yunan gemilerinin İnebolu’yu bombalamaları esnasında ayağından yaralandı. Çankaya köşkünde kendisini Atatürk ve eşi Latife hanım 15 gün misafir etti ve bizzat Atatürk tarafınca çavuş rütbesi verildi ve İstiklal madalyası takıldı. Soyadı kanununda Kocabıyık soyadını aldı. 20 Şubat 1976 tarihinde doğum yeri olan Duruca da vefat etti. İsmi birkaç okula verildi.

KARA FATMA

1888 yılında Erzurum Aşkale ilçesinin Ergemansur köyünde, bugünkü ismiyle Çayköy mahallesinde doğmuştur. Asıl ismi Mahidir. Kurtuluş savaşından sonra Fatma Seher Erden olarak bilinmektedir. Babasının İsmi İbrahim Yahyadır. Kocası bir subay olan Derviş lakaplı Ahmet Beydir. Kocasını Balkan savaşlarında kaybetmiştir. Sivas Kongresinde görüştüğü Mustafa Kemal tarafınca Kara Fatma lakabı verilmiştir. İzmit çephesinden sonra İznik cephesinde görev aldı. 300 kişiyi aşkın birliği ile I., II. İnönü Muharebesi, Sakarya Meydan Muharebesi ile Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde çarpıştı. Teğmen rütbesini Sakarya Savaşı sonrasında aldı. Ankara’da Rusya Sefaretinin düzenlediği 1 Mayıs 1922’deki Bahar Bayramı kutlamalarında atıcılık yarışmasında birinci gelmiş ve bu başarısından dolayı Mustafa Kemal Paşa kendisine hem gümüş bir sigara tabakası hediye etmiş hem de rütbesini teğmenliğe (mülazim-i evvel) yükseltmiştir. Fatma Seher Hanım, onbaşılık rütbesiyle başladığı askerlikten üsteğmen rütbesi ile emekli oldu. Emekli maaşını Kızılay’a bağışladı. Geçim sıkıntısı içerisinde kalan Kara Fatma dönemin meşhur gazetecisi Mekki Sait Esen’in kendisiyle yaptığı röportaj, 1933 yılında Yedi Gün dergisinde yayımlandı. 1944 yılında kendi anılarını yayımladı. 1954 yılı başlarında ise yaşı ilerlediği için çalışamayan ve bakacak kimsesi bulunmayan Kara Fatma, zor durumdaydı. Kendisi ile karşılaştığında fakirlik ve çaresizliğini gören Kars mebusu Tezer Taşkıran ve Rize mebusu Yusuf İzzet Akçal’ın 1954 yılında verdikleri önerge ile TBMM, Kara Fatma için 170 lira aylık tahsis etti. Geçirdiği hastalık üzerine 21 Haziran 1955’te Darülaceze’nin hastane bölümüne yatırılan Fatma Seher Hanım, 11 gün sonra kalp yetmezliği nedeniyle 2 Temmuz 1955’te Darülaceze’de 67 yaşında vefat etti ve Kasımpaşa’daki Kulaksız Mezarlığına defnedildi. 1966 yılında yapımcılığını ve yönetmenliğini Nuri Akıncı tarafınca yapılan Kara Fatma Filminde Sevda Ferdağ tarafınca canlandırıldı. Vatanım Sensin isimli dizide Demet Evgar tarafınca canlandırıldı. En son olarak ise Tiyatro PAS grubunun “Kurtuluş Ben” projesinde tek kişilik tiyatro oyununda Sevtap Çapan tarafınca canlandırıldı. Kabri yazar İlknur Çevik gayretlerince bulunmuş ancak tahrip edilerek yok edildiği anlaşılarak kendisine bir anıt mezar yapılmıştır. Bursa ve Kocaeli şehirlerinde bir heykeli bulunan bu kahraman kadımızın ne yazık ki kendi doğup büyüdüğü memleketinde tıpkı Onbaşı Nezahat gibi ne bir heykeli yapılmış nede onu hatırlatacak bir esere ismi verilmiştir.                      Araştırmacı Yazar:İsmihan Güneş

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.