Eşref Özoltulular ile Röportaj

/ 26 Aralık 2020 / 654 views / yorumsuz
Eşref Özoltulular ile  Röportaj

Erzurum Şehir edebiyatı denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan ve Soğuk Cennetin Çocukları isimli Romanla bir anda Erzurum ve Ermeni Mezalim üzerine araştırma yapan insanların dikkatini çeken ve aynı zamanda Ressam olan Eşref Özoltulular ile yaptığımız röportajda sanat ve e Edebiyat üzerine konuştuk.

Bize öncelikle kendinizi tanıtırmısınız.

E.Ö – 1965 yılında Erzurum’da doğdum. Üniversite tahsilim dahil öğretim hayatımı aynı şehirde tamamladım. Uzun yıllara yayılmış ve artık emeklilik aşamasına gelmiş bir devlet memurluğu hayatım oldu. Resim sanatıyla iştigal ettim. Kişisel sergiler açtım, karma sergilere katıldım. Evli ve biri kız biri erkek iki çocuk babasıyım”

Edebiyata olan ilginizin nereden geldiğini açıklar mısınız.

Edebiyata ilgim yaşadığım şehrin kültürel zenginliğinden ve kalem erbabıyla muhatap olmamdan geliyor. Ben kitapsever insanların arasında yetiştim. Bunlardan bazıları yazardı. Lise ve üniversite yıllarımda Erzurum’da entelektüel düzeyi yüksek insanların gittikleri pasta haneler ve kitap evleri vardı. Sohbetlerin yapıldığı bu yerlere üniversite hocaları da gelirdi. Bu insanların arasında olmayı, kitaplar ve güncel meseleler hakkında konuşmalarını dinlemeyi severdim. Bir kitaptan söz edip, yorumlar yaptıklarında ilk işim o kitabı almak ve okumak olurdu. Erzurum’un yetiştirdiği ender şahsiyetlerden ve ünlü mütefekkir Nurettin Topçu’nun öğrencilerinden biri olan Dr.Ezel Erverdi vardı. Ezel Erverdi aynı zamanda yayın evi sahibiydi ve her şehirde olduğu gibi Erzurum’da da bastıkları kitapları satan bir kitap evi açmıştı. Araştırma kitapları yazan bir akrabam Ezel Erverdi ile çok samimiydi. Ben onun sayesinde Ezel Erverdi’nin kitapevinde çalışmaya başladım. Bu ise okur yazar takımı ile daha çok haşır neşir olmamı ve boş zamanlarımda istediğim kitabı okuyabilmemi sağladı. Okumak, araştırmak insanda bir birikime ve söyleyecek bir söze neden oluyor. Erzurum 1916-1918 yılları arasında Rus ve Ermeni işgali altında yaşamış ve çok büyük katliamlara tecavüzlere maruz kalmış bir şehirdir. Büyüklerimiz, hocalarımız bizlere çocukluğumuzdan beri bu kara günlerde yaşananları anlatıyor, özgürlüğün önemine esaretin kötülüğüne dikkat çekiyor, vatan millet sevgisini içimizden eksik etmememiz gerektiğini tembihliyorlardı. Erzurum’un iki kara yılı hakkında kendi akrabalarımda çok şey anlatıyordu ama bu hususta bir iki anı türünden başka bir yazılı kaynak yoktu. Bu beni Soğuk Cennetin Çocukları isimli romanı yazmaya itti. Bu roman aslında yerel bir hikâyeydi. Romanı yazarken Rus subaylarının hatıraları ile çevremde duyduğum şeylerin birebir örtüştüğünü hayretle müşahede ettim. Kitap 2009 yılında Dergâh yayınlarının Erzurum serisinden yayınlandı. Mustafa ŞAHİN isimli ulusal bir kanalın yönetmeni romanı TRT’ye dizi yapmak için uğraştı. Kurumdan birileri önceleri olumlu baksa da sonradan meçhul sebeplerle vazgeçtiler.

Soğuk cennetten sonraki yayınladığınız veya yayınlayacağınız romanlar ve konuları hakkında bilgi verirmisiniz?

Soğuk Cennetin Çocukları’ndan sonra Bilge Oğuz Yayınevi tarafından “Kızıl ve Çorak” ile “Mabedin Bekçileri” isimli iki romanım yayınlandı. Kızıl ve Çorak, vazifem gereği gittiğim Mardin’de doğdu. Yazar Murathan Mungan’ın bir akrabası ile zaman içinde samimi olmuştum. Bu kişi bana Şeyh Sait İsyanı ile ilgili sürekli bir şeyler anlatıyordu. Gittiğim bir kır kahvesinde yaşlı bir adam ise bana bu günlerde yaşamış Yezidi bir kadından söz etti. Adamın anlattığına göre aşırı güzel ve hırslı olan bu kadın erkekleri kullanarak sonunda hayal ettiği güç ve refaha erişmiş biriydi. Dinlediklerim beni Yezidi kültürünü ve Şeyh Sait olayını araştırmaya yöneltti. Bu da Kızıl ve Çorak romanını ortaya çıkardı. “Mabedin Bekçileri” ise Türkiye’de öteden beri faaliyet gösteren bir örgütle ilgilidir. Romanda bu örgütün gücünü ve amacını anlatmaya çalıştım. Ezeli mücadele, isminde Dergah yayınlarının sahibi Ezel Erverdiyi anlatan bir biyografik roman ile bu değerli Erzurumlu abimizi okurlarıma elimden geldiğince tanıtmaya çalıştım ipsizler,derin adalet,ve ant isminde romanlarım ise inşallah ileride yayınlanacak olan kitaplarım

-Yazının sizin için önemi nedir?

Yazı konuşmaktır, iletişimin bir yoludur bu noktada insan fıtratı ile doğrudan ilgilidir. Eskiden Anadolu’da hikâyeciler, âşıklar vardı. Bunlar kahvelerde, meclislerde sazlarından dökülen ezgiler eşliğinde aşk veya kahramanlık hikâyeleri anlatır ve anlattıkları şeylerle dinleyenleri kâh hüzünlendirir, kâh sevindirir, kâh düşündürürdü. Bu anlatıcı ile dinleyici arasında doğrudan bir duygu ve bilgi paylaşımıydı. İnsan tecessüs sahibidir. Araştırmaya, öğrenmeye, heveslidir. Aşk, cinsellik, kahramanlık, din, ahlak konularında bilgiye açtır. Acıklı, sevinçli, enteresan, komik olaylar, felsefi görüşler ilgisini çeker. Bir felaket veya mutlu bir olay karşısında diğer insanların tavırlarını, duruşlarını merak eder. Bu hususlarda fikri olanı dinlemek ister. Dinlediklerinden bazen öylesine etkilenir ki bunlar bazı şeyleri yeniden değerlendirmesine, hayatını baştan aşağı değiştirmesine bile neden olabilir. Öğrendiklerinden sonra artık onun kahramanı Köroğlu’dur. Gerçek sevda, Yunus Emre’nin Leyla ile Mecnun’un sevdasıdır. Dinledikleri, öğrendikleri ona bir noktadan sonra nasıl sevmesi, hayata karşı nasıl mücadele etmesi gerektiği konusunda yardımcı olmuş yolunu belirlemiştir. Kahvede yapılan bir nevi toplu seanstır. Bu bir kültürün oluşmasına veya nesilden nesile aktarılmasına bile neden olacak bir etkileşimdir.

Sonra devir değişti. Teknoloji devrimi gerçekleşti., İnsanların okuma yazma oranı arttı. Teknoloji bilgi paylaşımını kolaylaştırırken insanların da insani ilişkilerden soyutlanmasına neden oldu. Artık gerçek arkadaşlıklar değil sanal arkadaşlıklar kuruluyor. İnsanlar bilgisayarda ruhlarındaki çöpleri boşaltan bir resim oldu. Kahveler bilgi paylaşılan yerler olmaktan çıktı. Tamamıyla eğlence ve sohbet amaçlı kullanılan mekânlar halini aldı. Fakat zamanla insanların kültür düzeyi de arttı, tahsil seviyesi yükseldi. Artık okuma yazma bilmeyen insan çok az. Zaman birçok şeyi değiştirse de insan özünde yine aynı insan. Yine birileri öğrenmek, birileri ise anlatmak istiyor. Zamanımızda kahvelerdeki dinleyici okur, anlatıcı ise yazar kimliği adı altında birbirine ulaşıyor. Yazının, sözlü anlatıma göre üstün yanları var. Anlatıcının, hikâyesini bireysel olarak okuyucuya daha teferruatlı anlatmasını sağlıyor. Yani zaman sınırı yok. Dinleyici yeni adıyla okur kitabı sıkıldığında kapatıp ertesi gün tekrar kaldığı yerden devam edebiliyor. Sanırım bunlar neden yazdığım sorusunu cevaplıyor. Ben anlatmayı seviyorum.. Yazı ise öğrendiğim bildiğim veya hayal gücümde şekillenen bir şeyi insanlara iletmemi sağladığı gibi söylemek istediğim ama sözlü olarak anlattığımda insanların zaman ve tahammül sınırlarını zorlayacak şeyleri anlatmama yarıyor.

Neden roman yazıyorsunuz sizin gibi araştırmacı özelliği olan bir insan başka alanlarla ilgilenmiyoru?

Öykü ile roman arasında aslında kalın bir çizgi yok. Sonuçta ikisi de hayatı anlatıyor. Fakat öykü başı ve sonu olsa bile hayattan sadece bir kesiti verebilir. Roman ise her şeyi daha derinlemesine anlatma imkânı sağlıyor. İnsanların ruh hallerini, davranışlarını, seçimlerini daha geniş daha ötelerine bakarak anlatma imkânınız var. Bu nedenle roman sanatını kendime ve konularıma daha yakın buluyorum.

Yazım tekniğinizi batı edebiyatı tarzında olduğunu düşünüyorum bunun hakkında ne söylersiniz?

Üslup, tarz bir seçim meselesi. Ben romanlarımda mümkün olduğunca anlatıcıyı devreden çıkarıp olayları kahramanların gözünden vermeye çalışırım. İç diyalogu ve iç çözümlemeyi ön plana çıkarır, süslü, ağdalı kelimeler yerine yalın ama can alıcı, vurucu kelimeler seçmeye özen gösteririm. Gerçek anlamda ilk romanın Avrupa da yazıldığı göz önüne alındığında batı tarzı roman sözü bir anlam ifade etmiyor. Türk edebiyatının özgün romanları halk hikâyeleridir. Türkiye de ilk romanlar tercümeydi. Tanzimatçılar bizim hikâyelerimizi yazdılar ama batılı gözüyle yazdılar. Kendi kültürlerini Avrupa kültürüne adapte etmeye çalıştılar. Bu ise romanlarında isimleri Türk ve Müslüman olan ama ecnebi gibi yaşayan ve Hıristiyan gibi düşünen tiplerin ortaya çıkmasına neden oldu. Türkiye de roman Servet-i Fünun döneminde yerine oturdu. Öze dönük, taklitçilikten uzak romanlar bu dönemde yazıldı. Cumhuriyet döneminde ise Yaşar Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir gibi edebiyatçılar sayesinde zirveye ulaştı.

Ben romanlarımda bizi, bizim sorunlarımızı anlatmaya çalışıyorum. Tarih ilgimi çekiyor. Araştırıyorum, araştırdığımda ise ya bizden saklanan ya da göz ardı ettiğimiz bir şeyi görüyor ve bunları yazma ihtiyacı hissediyorum. Bu benim yaşadığım topluma karşı bir vazifem. Yazarken bütün türleri harmanlıyor. Tarih, macera polisiye türlerini iç içe geçiriyorum. Böylece farklı beğenilere sahip her kesimden insana ulaşmak istiyorum.”

Türkiye’de yazar olmak nedir. İnsan sizce yazarlıkla geçinebilir mi?

Ülkemizde yazdıklarıyla geçinebilen insan sayısı çok azdır. Nedeni ise açık. Okuyan bir toplum değiliz. Yapılan bir araştırmada Japonya da her insanın yılda 25 kitap Türkiye de ise on yılda bir kitap okuduğu tespit edilmiş. Okumayan televizyon ile idare eden bir toplum olma yolundayız. Bu ise bizleri düşünmekten uzaklaştırıyor. Gelişimden, araştırmadan mahrum bırakıyor. Büyük paralar kazanan çok ünlü yazarlarımız var. Reklamın bunların kitap satışlarına etki ettiği bir gerçektir. Fakat yine de ülkemizde kitap satın alan pek azdır. Bazıları ise sırf meraktan ya da hediye amaçlı alıyor fakat aldıkları kitabı okuyorlar mı? O’da araştırılması gereken ayrı bir şey.

Tarihsel romanlarıyla ünlü yazarlarımız vardır. Yavuz Bahadıroğlu; Mustafa Necati Sepetçioğlu ve Abdullah Ziya Kozanoğlu gibi. Seçtiğiniz tür itibarıyla sizde onlardan birimisiniz?

Mehmet Tekin “Tarihi romanlaştırmak demek, tarihsel gerçekleri estetik yaşantıya dönüştürmek demektir” der. Tarihsel roman aslında en zor konulardan biridir. Büyük araştırma ve donanım ister. Yakın tarih konusunda eserler vermiş olabilirim ama kendimi tarihi roman yazarı olarak göremem. İlham aldığım şeylerle ilgili bir şey bu. Yani romanlarımın konusu farklı zaman birimlerinde geçebilir. Roman zamanla büyük bir değişim geçirdi. Gerçeküstücülük gibi sırf hayal gücüne dayalı eserler ortaya çıktı. Şimdiler de Avrupa ve Amerika da bu tür eserler revaçta. Romanları ve filmleri büyük ilgi görüyor. Nedeni batılıların toplumsal sorunlarının çoğunu halletmiş olmaları. Son günlerde ekonomik krize girseler de onların bizim gibi kronik sorunları yok. Bizler terör, işsizlik, enflasyon ile haşır neşir olmuş bir milletiz. Batılılar bunların çoğunu aştı. Yaşantılarını renklendirecek şeyler arıyorlar. Vampir, Kurt adam, uzaylılar gibi konulardan hoşlanıyorlar, hayal âlemi ile iştigal ediyorlar. Bu tür romanları biz de de okuyan bir kesim var. Bir şey, bir olay tetiklerse bir gün ben de fantastik bir şeyler yazabilirim.

En çok okunan romanlarınızın arasında yer alan Soğuk Cennetin Çocukları’nda konu Erzurum’da gerçekleşen Ermeni Mezalimi ve yeni bir diğer çok okunan ve konusu Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşanan Şeyh Sait İsyanını konu alan Kızıl ve Çorak’ta ortak bir nokta var mı?

Aslında var. Bu iki kitap bir üçlemenin ilk iki çalışmasıdır. 1914-1925 dönemi Türkiye’nin en çalkantılı yıllarıdır. Bu yıllar arasında Birinci Dünya Savaşı patlamış, Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp Cumhuriyet ilan edilmiş, Güneydoğu da Şeyh Sait İsyanı ve hemen arkasından ise Şapka isyanı baş göstermiştir. Soğuk Cennetin Çocukları’nda Ermenilerin tehcire tabi tutulması da anlatılmıştı. Şu sıralarda yayına hazırlanmakta “İpsizler” isimli çalışmada ise Ermenilerden kalan malların paylaşım kavgası ve Şapka isyanı işleniyor.” Ana konu mütegallibe kesimi. Yani savaş zenginleri. Tehcirle gönderilen Ermenilerden kalan menkul ve gayrimenkul mallara ne olduğu pek bilinmez. Malların ihalelerle satıldığı ve bedelinin Ermenilere ödendiği söyleniyor. Doğrudur da. Fakat ihaleyle satılan bu malları kimler aldı? Savaştan sonra ülke harap olmuş, ne ev ne tüten bir ocak kalmıştı. Çoğunluk ekmeğe muhtaçtı. Her halde ihaleyle satıldığı söylenen malları bu yoksul insanlar almadı. İşte çıkacak olan roman bununla ilgilidir ve üçlemenin son halkasıdır.

Erzurum hakkında yazmayı seviyor musunuz?

Erzurum benim memleketim. Çocukluğumu, gençliğimi geçirdiğim eğitimimi aldığım, kültüründen bir şeyler kaptığım yer. Şimdilerde hayat şartları beni başka bir yerde yaşamaya itse de memleketimle bağlarımı koparmadım. Bizim çocukluğumuzda insanlar birbirleriyle daha yakın, daha samimiydiler. Komşuluk denen bir kavram vardı. İnsanlar birbirleriyle dertlerini, tasalarını, sevinçlerini daha çok paylaşıyorlardı. Şimdi de var ama ilişkiler daha soğuk. İçten değil. Aynı apartmanda yaşayan insanlar dahi birbirlerini tanımıyorlar. Erzurum Selçuklular ve Osmanlılar döneminde önemli bir şehirdi. İpek yolunun güzergâhı üzerindeydi. Ticaret merkeziydi. Arap, Kürt, Türk, Rum, Ermeni her milletten insanın şehre yolu düşerdi. Bu ise hem refaha hem de ortak bir kültürün doğmasına neden olmuştu. Eski zamanlarda insanlar birbirlerine hikâyeler ve efsaneler anlatırdı. Bu efsaneler ve hikâyeler televizyon ve radyonun yaygın olmadığı zamanlarda bize kadar ulaştı. Bunların konusu ise ulvi aşklar, kahramanlık, vatan ve aile sevgisiydi. Benim besim kaynağım bunlardır. Bu yüzden romanlarımda vatan, aile ve insan sevgisini öne çıkarmaya çalışıyorum. Irkı, dini, dili, rengi ne olursa olsun bu topraklar üzerinde herkesin aynı kültürden beslendiğini, her şeye birlikte göğüs gerdiğini anlatmaya çalışıyorum. Fakat romanlarımın konusu sadece doğu da geçmez. “Mabedin Bekçileri”nde olaylar Ankara- İstanbul hattında geçer.”

Süreli yayınlarda yazı yazıyor musunuz?

Bazen edebiyat, sanat ve tarih hakkında yazıyorum.

Birazda ressam yönünüzden bahsedelim. Bu konuda bir eğitim aldınız mı?

Resim hakkında eğitimim yok. Küçük yaştan meraklı olduğum bir sanat dalı. Yeteneğim vardı. Çalışarak zaman içinde daha da geliştirdim. Uzun zaman önce bir yayınevine çıkardığı ders kitapları için resimler çizdim. Gençlik yıllarımızda Gırgır diye bir dergi vardı. O dergiye karikatürler gönderirdim. Ayrıca Erzurum da yerel gazetelere karikatür çizdim. Bunlar gençlikte küçükte olsa bana bir gelir sağlamıştı.

Resim benim hobim. Yağlı boya yapıyorum. Fakat çoktandır sergi açmadım. Genelde eşin dostun ricasını kıramayıp portrelerini çiziyorum. Ben genelde portre çalışırım. Birçok yağlı boya Atatürk portresi yaptım. Bunların çoğu resmi ve özel koleksiyonlarda mevcut. Atatürk’le ilgili en hoşuma giden çalışma ise Ankara’nın Kalecik İlçesini ziyaret ettiğinde çekilen bir resmi oldu. Çok eski soluk bir resimdi. Belediye başkanı bu resmi tuval üzerine büyük boyutta yapmamı istedi. Epey emek harcadım. Başarılı bir çalışma oldu. Çok beğenildi. Resimlerime bazen E. Özoltulular diye bazen E.Ö diye kısa imzalar attım. Nasip olursa yakında Atatürk resimlerimin arasında seçtiğim çalışmalarımla bir sergi açacağım

Röportaj:
Mahir ÇOBAN
Yıldız Sevgi AKPINAR
Kartal ERDEM

Deren ATMACA

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.