21 Şubat 2024

ERZURUM’DA ŞAPKA HADİSESİ

1925 yılıydı. Takvimler kasım ayının yirmi dördünü gösteriyordu. Erzurum’da şiddetli soğuklar etkisini henüz tam olarak göstermemişti

Sabahın erken saatleriydi.

Öfkeli bir grup insan bağırıp çağırarak yürümeye başladı. Grup “Müslüman şapka takmaz!” “Gavurun kisvesi giyilmez! Siz nasıl Müslümansınız?” ve “Şapka taktırıp soğukta başımızı, kulaklarımızı donduracaklar!” diye bağırıyor diğer insanları da kendilerine katılmaya davet ediyordu.

Sloganlar etkisini göstermek de gecikmedi. Cedit, Narmanlı, Gürcü, Mehmet Paşa, Emin Şeyh, İbrahim Paşa ve Cennetzade mahalle ve camilerindeki insanların yanı sıra dükkanlarını açmakta olan esnaf ve çocuklar da önderliğini İmam Abdülmecit ve birkaç bıçkının yaptığı kalabalığa dahil oldular ve önce dönemin müftüsü Solakzade Sadık Efendi’nin evine gittiler. Müftüden başlarına geçmelerini istediler. Müftü, onları sertçe ikaz edip yaptıklarının doğru olmadığını evlerine gitmelerini söyledi.

Müftüden istediklerini alamayan kalabalık yönünü hükümet konağına çevirdi. Cuşu huruşa gelen kalabalık konağın kapı ve pencerelerini taşlayıp valiye küfürler ve tehditler savurmaya başladılar.

Devreye askerler girdi ve ikaz ateşi açtı. Vurulanların olduğu ateş ise olayları sonlandırmaya ve kalabalığı dağıtmaya yetti.

Burası ipin koptuğu noktaydı. Şimdi bu ipin koptuğu noktada durup yukarıda kısaca özetlediğimiz olayların başlamasına neden olan güne gidelim.

Yani, 24 Ağustosa.

O gün Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yanında başbakan İsmet İnönü, Fevzi Çakmak Doktor Refik Saydam ve Hamdullah Suphi Tanrıöver ile birlikte Kastamonu’ya hareket etti. Öncelikli olarak Çankırı’ya uğradı. Üzerinde gri keten bir elbise, başında ise beyaz şapka vardı. İlk defa şapka gören karşılayıcılar şaşırdılar.

Atatürk, başlarında kalpaklar olan insanların şaşkınlığını sezip ‘Hani sizin şapkalarınız?” diye sordu.

Karşılayanlar doğal olarak ne diyeceklerini bilemediler. Atatürk, ilk kez orada şapka ve medeniyet ilişkisinden bahsetti. Ardından yolculuğuna devam etti. Kastamonu’ya sonra İnebolu’ya geçti.

Türk Ocağında toplanan insanlara elindeki şapkayı göstererek bir konuşma yaptı. Ve şunları söyledi

Ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi söylüyorum. Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı fikriyle, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla, dış görünüşüyle medeni olduğunu göstermek zorundadır. Şimdi sorarım size, bizim kıyafetimiz medeni midir, milli midir, beynelmilel midir?”

İnsanlar “Hayır!” diye bağırdı. Atatürk tekrar sordu. “Siz böyle kalmaya razı mısınız?”

Cevap yine hep birlikte “Hayır!” oldu. Bu cevabın ardından ise şunları söyledi.

Öyleyse cevheri gösterebilmek için çamuru atmak lazım. Çok cevherli olan bizim milletimize layık olan kıyafet medeni ve beynelmilel kıyafettir. Öyle giyineceğiz, ayakta iskarpin, potin, pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve bunları tamamlamak için başta siperi şemsli serpuş. Açık söylemek isterim buna şapka derler.”

İşte adı o günün konan şapka bütün yurtta gündemin ilk sıralarında yer aldı. Tartışmalar başladı. Cumhuriyet ilan edileli henüz iki yıl olmuştu. Gündemde halifeliğin kaldırılması, tevhidi tedrisat kanunu vardı üzerine şapka mevzusu da gelince ortam iyice gerildi.

Erzurum’da o gün hükümet konağı önünde nihayet bulan protestoların sonrasında şehirde insan avı başlamış ve bazıları yapılan şeyin bedelini hapisle bazıları ise darağacında can vererek ödemişti. Bu olay devlet kayıtlarına açıkça bir isyan olarak geçmesine rağmen bir kısım bunun isyan olmadığını şapkaya karşı bilinçsiz plansız bir protesto yürüyüşü olduğunu ileri sürdüler.

Peki bu ne kadar doğruydu?

Öncelikle şapkaya karşı çıkanların kimler olduğunu görelim. Bunların başını cumhuriyet rejimi ile eski güç ve itibarlarını yitiren ittihatçılar çekiyordu. İttihatçıların en büyük hayali bir halk hareketiyle tekrar eski güçlerine ve makamlarına kavuşmaktı ki bunların çoğunluğu nüfuzlu ve zorba insanlardı. İkinci grup ise olaya daha siyasi bakan gelenekçiler yani ceditçilerdi. Ceditçilere göre halifeliğin kaldırılması, padişahlık makamının lağvedilmesi ülkenin yararına ve dine uygun değildi. Bu kesimi ise genelde dini kimliğiyle öne çıkmış tarikat şeyhleri ve hocalar oluşturuyordu. Gelenekçilerin bir kısmı her ne kadar cumhuriyetle birlikte getirilen yeni uygulamalar hoşlarına gitmese de kargaşadan yana değillerdi. Üçüncü kesim ise en bilinçsiz kesim olan cahil kesimdi ki bunlar hiçbir dini bilgisi olmayan genelde Kur’an okumakla hoca sıfatını kazanmış ilimden, bilimden istisna insanlardı.

O zamanlar ülke ekonomik, sosyal ve kültürel olarak iyi durumda değildi, yeni yeni toparlanıyordu Sebebi de açıktı. Çetin savaşlardan çıkılmış, ortada padişah ve halifelik makamı kalmamış, yeni bir yönetim şekli olan cumhuriyetle tanışılmış ve asırlık uygulamaların birçoğu terk edilmişti. Yokluk, yoksunluk vardı, okuryazar sayısı da azdı. Çünkü, savaşlar, genç nüfus kadar aydın insanların da çoğunu alıp götürmüştü

Bu ortamda gelenekçilerin şapka karşıtı söylemlerini artırdığı bir gerçektir. Halk bu söylentilerden ister istemez etkileniyordu. Fakat Erzurum, işgal acısı yaşamış, bağımsız ve hür milli devlet kavramına gönülden inanmış, bu inanç ve fikirle milli mücadele döneminde Mustafa Kemal Atatürk’ü padişah ve şeyhülislam tarafından verilmiş idam fermanına rağmen bağrına basmış ve düzenlenen kongreyle milli mücadelenin temelini atmış bir şehirdi Halkın yapısı Mustafa Kemal Atatürk’ün başında bulunduğu devletin yasalarına karşı bir ayaklanmaya müsait değildi

Mustafa Sabri Efendi 1922’ de Dini Müceddidler isimli kitabında “Kalpte olan imanla baştaki kisvenin ne münasebeti var diyerek istihfaf etmek caiz değildir. Çünkü kalpten başa da yol vardır, hatta başka yerlere de yol vardır.” diyerek tartışmaların özetini oluşturan cümleleri kurarken buna karşı çıkanlar fesin ne kadar milli olduğunu soruyor, 2 Mahmut’un halka giydirmek istediği fese insanların gavur serpuşu, püsküllü bela diyerek o zamanda 2. Mahmut’a Gavur Padişah diyerek karşı çıktıklarını hatırlatıyorlardı. Velhasıl kahvehanelerde, hanlarda, mescitlerde tartışmalar sürüp gidiyordu. Kargaşadan medet umanlar dini söylemlerin yetersiz geldiği yerde halkı ikna edebilmek için bu sefer de meseleye sıhhat açısından giriyor, şapkanın Erzurum gibi soğuk bir iklimde sağlık sorunlarına yol açacağını ileri sürüyorlardı

Tartışmaların başını alıp gittiği bu ortamda tarikat temsilcileri ve dini kimliği ile öne çıkmış insanlar bir yürüyüş ile dertlerini hükümete arz etme kararı alırlar. Ve bu iş için bir gün kararlaştırılırlar. Ama onlar amaçlarını gerçekleştirmeden birkaç gün öncesinden birileri tarafından şapka aleyhtarı gösteriler başlatılır ve iş çığırından çıkar. Olayın sorumluları hoca diye vasıflandırılmış cahil birkaç kişi ile dinle imanla pek ilgisi olmayan avare takımıdır. Olayları başlatanların kimliği bu işin kimlerin başının altından çıktığının kanıtıdır ama yine de olayla ilgisi olmayan alim statüsündeki kişiler de bu işten sorumlu tutulmaktan kurtulamazlar. Ve onlar da bir bedel öderler.

Bu bedeli darağacında ödeyenler arasında tarikat Şeyhi Gaciroğlu Osman Efendi ve Hacı Galip Efendi gibi şehrin önde gelen kişileri de vardır. Şalcı Bacı isimli kadının yanı sıra Erzurum’da Ermeni ve Rus işgalinde halkı örgütleyerek toplu kırımdan kurtaran Kırbaşzade Fevzi Bey de bu olaydan dolayı mağdur olan kişilerdendir.

Bütün bunların sebebi ise gösterilerin bir nümayiş olmadığı isyan olduğu fikridir. İsyan fikrinin temelini ise tarikatların yurt çapında eylem düzenleyecekleri yönündeki istihbarat oluşturmaktadır.

Günümüze kadar gündemdeki yerini koruyan Şapka meselesinde zanlılar kadar yargılanma safhaları da tartışma konusu olmuştur. İstiklal Mahkemesinin yapması gereken yargılamaları, şehrin efendilerinin alelacele yapmaları ve kısa sürede sonuçlandırmaları bu tartışmaların odak noktasıdır.

Erzurum’daki şapka hadisesi her ne kadar yurt çapında yankı yapmışsa da Menemen hadisesinde kızgınlığını ve kırgınlığını dile getiren Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Erzurum hakkında yine de tek bir olumsuz söz etmemiştir. Çünkü o şehrin insanlarının kalbinde Atatürk’ün bir yeri olduğunu biliyordu Ve onun da kalbinde doğal olarak Kurtuluş Savaşının kıvılcımının ateşlendiği yerin insanlarının özel bir yeri vardı.

 

Kışkırtmalara dayalı bilinçsiz kör bir öfke ile gösteriler yapanlar bedelini ya hapis ya darağacında öderken siperli, lenger, fötr diye isimler takılan şapka da zamanla mağaza vitrinlerinde bile zor görülen çoğu insanın takmakta bir beis görmediği bir obje olarak tarih sahnesindeki yerini aldı.

 

Eşref ÖZOLTULULAR

Bir yanıt yazın