BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM

/ 18 Mart 2020 / 692 / yorumsuz
BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM

Giriş

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın en önemli eserlerinden biri de hiç şüphesiz Beş Şehir isimli denemesidir. Bir gezi anı denemesi olarak kaleme alınmış eserde Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul şehirlerine ilişkin anı ve gözlemlerini aktaran Tanpınar, edebiyat açısından önemli bir eser vermesinin yanı sıra şehircilik açısından da kıymetli bir kaynak bırakmıştır. Bu çalışması şehir monografisi olarak uzun yıllar boyunca değerlendirilecek bir rehber eser olma özelliğini koruyacaktır.

Tanpınar’ın şehir metinleri, farklı gerçeklik tabakalarının birbiriyle örtüşmesinden meydana gelmiştir. Eserde şehir, bir medeniyet müzesi olarak yer alır. Yerleşim organizasyonu, ticari faaliyet, mimari yapılanma, gündelik hayatın mekân dağılımı ve bütün bunları idare eden düşünce tarzı, şehrin kurgusunu oluşturur. Tanpınar bu kurguyu oluşturan parçaları bir araya getirerek şehrin sosyal kültürel planını hazırlar. Bu planla şehri gezer. Arka sokaklarda dolaşır, çarşıların sesini dinler, insanlarla konuşur ve sonuçta kendisini anlatan canlı bir varlık olarak şehrin portresini çizer. Bu portrede tarih, sosyoloji, sanat ve edebiyat şehrin kimliğini yansıtmak amacıyla buluşur.[1]


Ahmet Hamdi’nin beş şehri içerisinde anlatım tarzı itibariyle en çok dikkati çeken şehir Erzurum olmuştur. Tanpınar Erzurum’a ait anılarını ve gözlemlerini aktarırken daha ziyade Erzurum insanı ve toplumsal yaşantısı üzerinde durmuştur. Bunda en önemli etken Erzurum şehrinin yaşamış olduğu yıkımların ve ıstıraplarının şehir yaşantısına olan etkilerinin yanı sıra Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşanan yeni bir devlet kurma ve dönüşüm sürecine tanıklık etmesidir. İşte Tanpınar’ın bu şahitlik izlenimleri aynı zamanda şehircilik ve şehir tarihi bakımından Erzurum şehir araştırmacılığı için önemli bir kaynak olmuştur. Bu kaynağın oluşmasında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın en büyük rehberi hiç şüphesiz öğretmenlik yapmış olduğu okulun müdürü olan Cevat Dursunoğlu dur. 
“… Bu köklü adam şehrin dehası gibi bir şeydi. Almanya’da felsefe tahsili, dört yıl süren ordu tecrübesi, Milli Mücadele’nin başlangıcındaki rolü, onu tanıdığım insanlardan ayırıyordu. Toplayıcı adamdı. Şehri çok iyi biliyordu. Anlatacağı bir yığın şey vardı ve konuşmayı sevenlerden, onu sanat haline getirenlerdendi. Bu sayede haftasını doldurmadan şehrin ve meselelerin içine girdim.[2]

Ahmet Hamdi Tanpınar Erzurum şehrine üç farklı tarihte gelmiştir. Bunlardan ilki balkan Harbinin sonunda 1913 yılında Babasının memuriyeti nedeniyle olmuştur. Tanpınar’ın Erzurum’a ikinci defa gelişi bundan on yıl sonra gençlik döneminde, öğretmenlik vazifesini yerine getirmek içindir.  Üçüncü gelişi ise kendisinin ifadesi ile ikinci dünya savaşının son yıllarında olmuştur. Dolayısıyla üç farklı dönemin Erzurum’una şahitlik etmeyi başarmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar Erzurum şehrine ilişkin fikirlerini ve anılarını anlattığı zaman şehircilik açısından önemli olan şehir coğrafyası, şehir tarihi,  şehir kültürü,  şehir belleği ve şehir kimliğini birbiriyle ayrılması güç bir şekilde iç içe işlemiş ve aktarmıştır. Biz elimizden geldiği kadar bu konuları ana başlıklara ayırıp yeri geldikçe de bağlantılar yapıp açıklamaya çalışacağız. Ancak bütün bir çalışma içerisinde kendini his ettirecek konu Erzurum şehir belleği ve toplumsal yapı olacaktır.


TANIMLAR

Şehircilik açısından konuya yaklaşacağımız için yazımızın konu bütünlüğünü buna göre belirleyeceğiz. İlk önce Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Erzurum şehrini nasıl tanımladığına bakacağız. Çünkü başarılı bir şehircilik sisteminin kurulması için ilk şart şehircilik çalışmasının yapılmış olduğu alanın yani şehrin neresi olduğunu tespit etmek ve bunun tanımlanmasını yapmaktır. Tanpınar Erzurum ile ilgili izlenim ve hatıralarını anlatırken on farklı tanım yapmıştır. Bu tanımların üç ana özellik etrafında toplanmaktadır. Bu özellikler sırasıyla şehrin Tarihi, ekonomik ve kültürel yapısıdır.

Şimdi bu tanımları aşağıda toplayarak Tanpınar’ın Erzurum’u nasıl bir şehir olarak algıladığına bakalım.

Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kuyumcu, bakırcı, dükkânlarıyla senede o kadar malın girip çıktığı hanlarıyla ambarlarıyla, eşraf ve ayanı, esnafı, otuz sekiz medresesi, elli dört camisiyle, İran transitin beslediği refahlı ve mamur[3]” şehir 

Şarkın büyük ticaret ve transit şehri[4]

Dört yanından refah akan şark ticaret şehri[5]

 Milli Mücadele’ye ön ayak olmuş, Ermenistan zaferini idrak etmiş, yavaş yavaş sağ kalan hemşerilerini toplamaya başlayan[6]” şehir

Dört kapılı şehir[7]

Şark vilayetlerinin iktisadi merkezi, yaylanın gülü, bu havalide söylenen türkülerin yarısından çoğunun güzelliğini övdüğü şehir[8]

 “Erzurum Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakan[9]” şehir.

 Malazgirt zaferinin açtığı gedikten yeni vatana giren cetlerimizin ilk fethettikleri büyük merkezi şehirlerden biri[10]

3 Temmuz 1919 şehri[11] ”

Önceleri 1828 mağlubiyeti, 1876 felaketi ve daha önce birçok isyan ile sarsılmış[12], 1916 Şubat’ında ordusunun ricatini temin için çocuğu, kadını sipere koşan destani[13]“ şehir

Bu on tanımada dikkatle baktığımız zaman Erzurum şehrinin önemli coğrafik konuma sahip tarihi, iktisadi ve kültürel bir merkez olarak algılandığını görmekteyiz. Bu tanımlara göre Erzurum doğuda rakımın yüksek olduğu bir coğrafik alanda yer alan bir yaylada kurulmuş, dört farklı yöne açılan, Anadolu’nun fethi ve milli mücadele açısından tarihi değeri büyük, çok kültürlü anlayışa sahip, transit yol üzerinde, refah seviyesi yüksek olan, ticaretin geliştiği, vatanperver bir halka sahip merkezi bir şehirdir.  Tanımını yapabileceğimize inanmaktayım.

BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM COĞRAFYASI

               Erzurum coğrafyası Tanpınar tarafınca en az değinilen konulardan bir tanesi olmuştur. Gerçi çocukluk yıllarında Erzurum’a gelişinde yaşamış olduğu seyahat anılarında coğrafik zenginliklere değinmiş Erzurum coğrafyasının önemine ilişkin bazı vurgulamalarda bulunmuştur.

               Coğrafik açıdan Erzurum’a ilişkin ilk tespiti “yaylanın gülü[14] olmasıdır. Bu ifadeden Erzurum şehrinin bir yayla üzerinde kurulu gelişmiş ve çevresinde değer verilen modern tanımıyla cazibe merkezi olan bir şehir olduğu anlaşılmaktadır. Erzurum şehrinin bir ova üzerinde ve dağlarla çevrili olduğunu “önümüzde henüz sararmaya yüz tutmuş ekinleriyle emsalsiz bir panorama dalgalanıyordu. Doğu, cenup doğu tarafından çıplak dağlar biter bitmez küçük köyleriyle, ağaçlık subaşlarıyla, enginliğiyle ova başlıyordu. Daha uzakta, Anadolu’nun şiir, gurbet kaynağı olan, halkımızın duyuşundaki o keskin hüznün belki de sırrını veren dağlar vardı.”[15] Cümlelerinden anlamaktayız. Şehir coğrafyası açısından burada aktarılması gereken bir anekdot olarak Erzurum şehrinin Roma imparatorluğu döneminde kurulduğudur. Romalılar şehirlerini genelde ovalarda ve ulaşımın kolay olduğu yerlerde kurmaktaydılar. Erzurum kurulduğu zamanda aynı kıstaslara dikkat ettikleri anlaşılmaktadır.  Özellikle Erzurum’un bir ulaşım ağının üzerinde yer aldığına ilişkin işaretlerden bir tanesi Erzurum türkülerinin beslenmiş olduğu yörelere ilişkin vermiş olduğu bilgiden çıkarılabilmektedir. “…Bir kısmı da Azerbaycan ile Kafkasya ile sıkı münasebetin doğurduğu tuhaf bir çeşni, bütün melez şeylerdeki o marazi hislilik vardır. Birtakım hoyratlar, mayalar bütün Bingöl havalisinin malıdır… Bir kısmı… Harput ağzıdır… Bazısı İstanbul’da çıkmış, kervan yoluyla Zigana’yı, Kop’u yahut da Samsun, Sivas, Erzincan yoluyla Sansa’yı geçerek uğradığı yerlerden bir yığın hususilik alarak Erzurum’a gelmişlerdir.”[16] Bu cümle içerisinde Erzurum’un Kafkasya ve Azerbaycan ile olan münasebetine ilişkin yapmış olduğu vurgu Erzurum’un hem ticari, hem kültürel, hem coğrafik, hem de tarihi açısından bu coğrafyanın Erzurum açısından önemini belirtmektedir.

               Coğrafik açıdan önemli olan diğer bir bilgi ise şehrin nüfusunun değişimi ile ilgilidir. 1855 yılında 100.000 den fazla nüfuslu olan şehir yavaş yavaş nüfusunu kaybetmiş savaş öncesinde 60.000 civarında inmiştir. Savaş,  göç, katliam ve tifüs gibi rahatsızlıklar nedeniyle iyice azalarak nüfusu 8.000 civarına düşmüştür. “1855’te yüz binden fazla nüfuslu bir şehir olan Erzurum, bu gelişmesini iktisadi bir denklik üzerine kurmuştur.”[17] “…Harp, hicret, katliamlar, tifüs, çeşit çeşit felaket, üzerinden ağır bir silindir gibi geçmiş, her şeyi ezip devirmişti[18]… Nüfusu altmış binden sekiz bine inmiştir[19]…”

               ” İmkânsız bir kışın kasıp kavurduğu bir bahçede buzların, kilidi[20]” ifadesiyle Erzurum kışlarının sertliğine vurgu yapmıştır. Bu kışların en büyük sebebi olan coğrafik yüksekliğine ve yapısına değinerek Erzurum şehrini bir kartal yuvasına benzetmiştir. “Hulasa fırtınanın dağıttığı kartal yuvası yeniden kuruluyor.[21] Bu kartal yuvası olan “… Dört kapılı şehrin kendisi yoktur.[22] şehrin dört kapılı olması ifadesi Erzurum’un etrafının surlar ile çevrili olduğunun yanı sıra şehrin birçok geçit güzergâhını birleştiren bir merkez olduğuna da işaret etmektedir. Çünkü Erzurum yukarıda da bahsettiğimiz gibi Roma imparatorluk şehridir ve ulaşımın kolay olduğu bir yerde kurulması gereklidir. Buda şehrin stratejik açıdan ve ticari açıdan önemli bir konumda olmasına yol açmıştır. “Erzurum Türk Tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar. Şehrin macerası düşünülürse bu yükseklik daima göz önünde tutulması gereken bir şey olur[23]…” değerlendirmesi ile Tanpınar Erzurum’un stratejik önemine işaret etmiş ve önemli bir tespitte bulunmuştur. Bu tespiti özetlersek; Erzurum, zengin ve hareketli olan tarihi geçmişini, coğrafyasına borçludur.

Erzurum şehir coğrafyası açısından en önemli tespit ve bilgilerden bir tanesi de şehirde düzenli bir hayat sürülmesi ve bu hayatın mevsimler ile çok uyumlu bir şekilde sürdürüldüğüdür. Öylesine bir uyum vardır ki şehrin toplumsal yapısını ve şehir insanlarının mizacını belirlemiş, şehrin sosyal gelişimine çok büyük katkı sağlamıştır. “Bu çok düzenli hayatta mevsimler kendilerine mahsus bir teşrifatla gelirdi. Çünkü her şey evvelden tanzim edilmişti. Binaenaleyh hepsinin habercileri ve solakları vardı. Çocuklar yaz geldiğini çadırcı ustasının eve uğradığı zaman öğrenirlermiş… Kışın geldiğini kürkçü müjdelermiş… Bu Erzurum’un ikinci hayatının başlangıcı, sıcak sobanın, gümüş çay tepsisinde küçük bir şafak gibi gülen çayların, uzun sohbetlerin devridir.[24] ” “ şehir, kapılarını kapatır, kendi âleminde yaşardı… Belki de bu kapalı kış aylarının beslediği sohbet yüzünden hemen her Erzurumlu biraz nükteci, biraz hicivcidir.[25]

Tanpınar’ın anlatmış olduğu izlenimlerden Erzurum şehri, şehir coğrafyası açısından Osmanlı şehir tipolojisinin izlerini yoğun bir şekilde yaşamaktadır. Osmanlı şehir tipinde önemli olan öğeler çarşı, meydan, mahalle ve sokaklardır. Ahmet Hamdi bu unsurlardan ilk üçüne ait birkaç yerde kısaca değinmiş olsa da mahalle ve sokaklarına değinmemiştir.

“… Şehir kapılarının önündeki meydanlarda davul zurna çalınıyor, cirit, bar oynanıyordu[26].” Osmanlı şehir tipinde meydanlar şehrin surları dışında hemen şehre giriş kapılarının önünde bulunmakta olup şehrin pazar, panayır tören ve bayram alanı gibi görev yapmaktadır.

Osmanlı şehir tipolojisi açısından en önemli öğe çarşılardır. Selçuklu şehir tipolojisinde camiler merkezi konumda iken Osmanlı şehir tipolojisinde çarşılar merkezi konumda yer almış ve şehir yapılanması bunların etrafında gerçekleşmiştir. Uzun ve merkezi bir çarşının etrafında sıralanan diğer çarşılar ile adeta sosyal yaşantının da merkezi haline gelmişlerdir. Öylesine merkezi bir konumda yer almaktadır ki Tanpınar “…Kaybolan çarşı, yıkılan şehir, bozulan ev, birden bire suyu çekilmiş bir nehir gibi ortadan silinen bütün bir hayat dinmeyen yaralar gibi kanıyordu.[27]” Cümlesini kurmuştu. Şehrin kayboluşunda çarşının kaybolmasını vurgulamıştır.

Osmanlı şehir tipolojisi, İslam şehir tipolojisinden almış olduğu mezarlık anlayışını devam ettirmiştir. Hayat ile ölümün iç içe olmasına dikkat etmiştir, tabiri caizse yaşamda ölümün unutulmaması istenilmiş ve şehrin içinde mahalle aralarında neredeyse şehrin etrafını kuşatan bir mezarlık örgüsünü tüm şehir hayatına yaymıştır. “Gerçekten kendi malı olan uçsuz bucaksız bir mezarlığın bir ucundaki küçük bir şehir iskeleti…”[28] ile neredeyse şehir silueti ile özdeşleşen bir mezarlık var. İşte bu mezarlığın şehir açısından önemini belediye reisi Zakir Beyin Ermeni meselesini araştırmak için gelen Amerikalı heyete vermiş olduğu yanıtını, Erzurum hicivci ve nüktedanlığına örnek olsun diye aktarmış olduğu cümlesinden çıkarmak mümkündür. ”- Burada bütün şehri saran bir taşlık var… O büyük taşlık Müslüman Mezarlığı Küçüğü de Ermeni mezarlığıdır.[29]” Bu konuya ilişkin bir diğer ifadesi de  “Erzurum’a yağmurlu bir günde Zakir Beyin bahsettiği bu bitmez tükenmez mezarlığın arasından geçerek girdim.[30]Cümlesidir.

BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM TARİHİ

               Ahmet Hamdi Tanpınar Erzurum şehrinin tarihi yapısı üzerine tespitlerini aktarırken iki ana etkenin etkisi altında kalmıştır. Bunlardan ilki 1. Dünya Savaşı ve hemen arkasında sürdürülen milli mücadele döneminde yaşanan yıkım, hayatta kalma mücadelesi ve diğeri ise belleğinde yer eden çocukluk dönemindeki Erzurum anılarıdır. İşte bu iki etken edebiyat öğretmeni olarak gelen Tanpınar’ın milli mücadelenin önemli isimlerinden birisi olan Cevat Dursunoğlu ile olan mesai arkadaşlığının etkisi ile apayrı bir tatla ve önemle Erzurum tarihine bakmıştır. “Bu sefer geldiğim Erzurum başka bir Erzurum’du[31]… Harp, hicret, katliamlar, tifüs, çeşit çeşit felaket, üzerinden ağır bir silindir gibi geçmiş, her şeyi ezip devirmişti.[32]” “…Şehir, ölümün mukadder göründüğü kazadan nasılsa kurtulmuş bir insana benziyordu…”[33]

               Ahmet Hamdi Tanpınar Erzurum tarihi üzerinde ilk önce milli mücadele dönemindeki önemine vurgu yapmıştır. “Milli Mücadele’ye ön ayak olmuş, Ermenistan zaferini idrak etmiş[34] olan bu şehir yani “Erzurum Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar, şehrin macerası düşünülürse, bu yükseklik daima göz önünde tutulması gereken bir şey olur. Malazgirt zaferinin açtığı gedikten yeni vatana giren cetlerimizin ilk fethettikleri büyük merkezi şehirlerden biridir.[35] demektedir. Bununla şehrin coğrafik konumu ile tarihi arasında çok ciddi bir bağlantı olduğu, şehrin stratejik öneme sahip olduğunu belirtmektedir. Bunun yanı sıra Erzurum’un Selçuklular tarafından fethedildiğinde de önemli ve büyük bir merkez olduğunu da vurgulamaktadır. “Tarihimizin ikinci dönüm yerinde, Milli mücadelenin ilk temeli gene Erzurum’da atılır. Her şeye rağmen hür, müstakil, yaşamak iradesi ilkin bu kartal yuvasında kanatlanır. Atatürk, Erzurum’dan işe başlar. Tıpkı ilk fatihler gibi oradan Anadolu’nun içine doğru yürür; oradan başlayarak yurdumuzu, milletimizin tarihi hakları adına yeni baştan fethederiz.”[36] “ Bu iki hadise arasında iki imparatorluk tarihi, bu tarihin acı tatlı bir yığın tecrübesi içinde meydana gelmiş bir cemiyet ruhu, bir millet terbiyesi, bir hayat görüşü, bir zevk, sanat anlayışı kısacası, dünkü, bugünkü, çehrelerimizle biz varız. Onun içindir ki Erzurum Kalesi’ni gezerken gözümün önünde olan şeylerden çok başkalarını görür gibiydim. Sanki vatana çatısından bakıyordum.”[37] Bu cümleler gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken itina ile seçilmiş cümlelerden kurulmuştur. Tanpınar, şu ana kadar Erzurum şehir tanıtımı için çok ihmal edilmiş üç konuya dikkat çekmiştir. Erzurum Anadolu’nun fethinde önemli bir merkez şehridir. İkinci önemli nokta Erzurum bir imparatorluk şehridir. Üçüncü nokta ise Erzurum Milli Mücadele döneminin en önemli şehridir. Dolayısıyla Erzurum bu üç tarihsel özelliği nedeniyle milli değerlere azami dikkat gösteren, dayanışma ve toplumsal kontrolün sağlandığı bir otoriteye dayalı bir ruha sahip olmuştur. Erzurum bu otoriteye dayanan ruh ile kendisine özgü bir hayat, sanat ve zevk oluşturarak kuvvetli bir aidiyet duygusunu Erzurumlulara ve Erzurum sevdalılarına vermektedir. İşte Tanpınar Erzurum Kalesinde bu aidiyet duygusunun farkına ve tadına varmıştır. Bu farkındalık ve tat bir şehir kimliğinden bir vatandaşlık kimliğine bakıştır.

Tanpınar’ın ifadesiyle “3 Temmuz 1919 şehri olan[38] Erzurum’a Mustafa Kemal paşanın gelmesi ile başlayan mücadele azmi ile bütün bir yurt ve millet esaret altından kurtarılmıştır. Ancak Erzurum şehrinin bu konumu ders kitaplarındaki bir iki satır ve bir iki bilimsel kongrenin haricinde işlenmemiş ve şehircilik açısından hiçbir çalışma yapılmamıştır. Erzurum bu yönden en azından simgesel bir değer olarak ülke genelinde tanıtılmalı ve bu önemi şehir halkı başta olmak üzere tüm Türk toplumunun belleğine yerleştirilmeliydi. Bu konuyu daha fazla açmak için yapmış olduğumuz şu tespitleri zikretmek isterim. Erzurum ulusal mücadelenin halka dayandırıldığı ve fikri yapısının atıldığı bir şehirdir. İzmir’de askeri başarı ile neticelenen ulusal mücadelenin sivil halk önceliği ile şekillendiği şehir olarak simgeleştirile bilinir. Burada Mustafa Kemal sivildir ve halkın bağrından çıkan sivil bir meclisin başkanıdır. İzmir de ise askerdir. İzmir kurtarılmayı bekleyen bir şehir iken Erzurum da İzmir’in nasıl kurtarılacağı yolunu belirleyen şehirdir. İzmir milli mücadelenin nihai noktası, Erzurum ise milli mücadelenin başıdır. Bu önemine rağmen Erzurum, İzmir şehri kadar milli mücadele şehri olarak simgeleştirilememiş ve hak ettiği şehir tanıtımından ve şehir belleğinin oluşturulmasından mahrum bırakılmıştır.

               Önceleri 1828 mağlubiyeti, 1876 felaketi ve daha önce birçok isyan ile sarsılmış[39] olduğunu söylediği Erzurum’u “1916 Şubat’ında ordusunun ricatini temin için çocuğu, kadını sipere koşan destani şehri”[40] olarak tanımlamıştır. Maalesef bu cümlesinde geçen şehir halkının kahramanlığı şehir hayatına, belleğine tam olarak aktarılamamış ve şehir içindeki izleri silinmiştir. Tıpkı Gavurboğan ve 93 harplerindeki kahramanlıklarının şehir hayatına aktarılamadığı gibi bu önemli tarihi olayda şehir hayatına dâhil edilememiştir. Bu kahramanlık öyküsünden çok az Erzurumlunun haberi ve bilgisi vardır. Şehircilik açısından son derecede önemli olan ve değerlendirilmesi halinde şehir kimliği, belleği ve aidiyet duygusunu oluşturacak ve uluslararası arenada değerlendirilebilecek olan, bu nadide kahramanlık örnekleri Erzurum şehirciliğinde hak ettiği öneme kavuşamamış, Urfa, Maraş ve Antep şehir savunmalarının Türk toplumuna anlatıldığı gibi anlatılamamıştır.

               Tanpınar Erzurum tarihi açısından şehrin ticaret merkezi olmasından dolayı önemli bir gümrük merkezi olduğunun bilgisini ise Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinden bir alıntı yaparak açıklar. “- Hakirin Kâtibi bulunduğum gümrük bundadır. Dört çevresinde Arap, acem, Hint, Sint, Hıtay, Hoten bezirgânlarının haneleri de vardır. İstanbul ve İzmir gümrüğünden sonra en işlek gümrük bu Erzurum gümrüğüdür. Zira tüccarına adalet ederler.[41]  Tabi ki bu adalette ileriki bölümlerde açıklayacağımız şehirdeki iktisadi ve toplumsal ahengin payı çok büyüktür. Bu alıntının hemen altında Erzurum’un tarihi değerini izah eden önemli bir not düşer. “Bu dört satır eski dünyamızda Erzurum’un çehresini çizmeye kifayet eder. O, şarkın büyük ticaret ve transit şehridir.[42]

               Erzurum tarihi açısından önemli olan Ermeni iddialarına ilişkin bir delili Erzurum’a Wilson ilkeleri gereği gelen Amerikan heyetine Erzurum Belediye Başkanı olan Zakir Bey’in vermiş olduğu nüktedan cevabı aktararak sunmuştur. “- Bakın şurada bütün şehri saran bir taşlık var. Onun ortasında yirmide biri kadar duvarla çevrilmiş bir yer var. O büyük taşlık Müslüman Mezarlığı, o küçüğü de Ermeni mezarlığıdır: bunlar kendi ölülerini yemediler ya![43] maalesef Zakir Beyin sunmuş olduğu bu delil şehrin imarı amacıyla ortadan kaybedilmiş ve şehir belleği açısından ağır bir tahrip olmuştur.

               Erzurum şehir tarihine ilişkin vermiş olduğu önemli bilgilerden bir tanesi ise 13.09.1924 tarihli Hasankale depremidir. “Bu zelzele bir ay kadar sürdü. Kazalarda o kadar büyük ve devamlı tahribat yapmıştı ki, hafif ürpermelerden başka şey kalmamasında rağmen halk bir türlü evlerine girmek istemiyordu. Bu korkuya o sıralarda Erzurum’a gelen Atatürk son verdi.[44]” Milli mücadele döneminde aramış olduğu halk ve ordu desteğini bulduğu, Millet Meclisinde mebus olarak temsil ettiği Erzurum’a vefasını, sevgisini göstermek için gelen Mustafa Kemal Paşa bu sefer Erzurum halkının aradığı desteği vermek için şehre gelmiş ve dadaşlar ile buluşmuştur. Devletin halk ile kucaklaşmasının örneğini teşkil eden şehir tarihi açısından önemli olan bu olay maalesef şehir belleği içerisine de tam olarak aktarılamamıştır. Bu olaydan çoğu Erzurumlu ancak bir reklam filmi ile haberdar olmuştur. 

BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM KÜLTÜRÜ

Beş şehirde Erzurum kültürü üç ana noktada aktarılmıştır. Çok kültürlülüğe işaret, toplumsal alt yapı ve sanattır. Bütün bu kültürel öğeler ise güçlü bir çarşı otoritesi etrafında gelişen, sağlıklı toplumsal yapı içerisinde gelişmiş olan sağlam bir sınıf bilincinin yansıması olarak şehir hayatında yer almışlardır. Bizde çalışmamız da Erzurum kültürünü üç alt başlık altında incelemeyi uygun gördük. Bu üç başlık dışında Erzurum kültürü açısından, beş şehirde aktarılan iki kısa bilginin burada hemen sizlerle paylaşmak isterim.

Bunlardan ilki Erzurum sözlü edebiyatın gelişmiş olduğudur. Geyik destanı, öyküler ve bunların dilden dile aktarıldığı ortamlar kahveler, mesire yerleri, sıra geceleri ve kış sohbetlerinin yapıldığı konaklardan bahseder. Diğeri ise yerel kıyafetlerdir. Kültür açısından önemli olan giyim ve kuşam açısından Tanpınar erkek kıyafetleri hakkında bize şu bilgiyi vermiştir. “…ayakta zırva şalvar, belde Acem şalı, silahlık, daha üste gazeki denilen cepken ile aba, hartı denen palto ile başına çok defa İstanbul’un Kandilli yazması…”[45]

ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK

Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum şehrine ilişkin ilk izlenimlerini babasının memuriyeti nedeniyle Erzurum’a ilk defa geldiği çocukluk dönemlerindeki algılamasıyla yapmıştır. Bu dönem Erzurum açısından refah ve bayındırlık seviyesinin yüksek olmuş olduğu bir dönemdir. Şehir açısından okuyucusuna aktarmış olduğu ilk izlenim “Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kuyumcu, bakırcı, dükkânlarıyla senede o kadar malın girip çıktığı hanlarıyla ambarlarıyla, eşraf ve ayanı, esnafı, otuz sekiz medresesi, elli dört camisiyle, İran transitin beslediği refahlı ve mamur Erzurum.” [46]Şehridir. Bu tanımın içerisini dikkatlice baktığımız zaman şehrin hem ekonomik hem de kültürel açıdan bir tanımının yapılmış olduğunu görürüz. Burada tanımın içermiş olduğu iktisadi öğeleri ileriki bölümde incelemek üzere bir tarafa bırakarak tanıma dikkat ettiğimiz zaman ilk göze çarpan şehrin çok kültürlü bir anlayışa sahip olduğudur. Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu cümlesinde her türlü kıyafet çok kültürlülüğe işarettir. Çünkü Osmanlı döneminde her milletin ve yerel kültürel farklılıkların kendilerine özgü kıyafet ile toplumsal hayata katılabildikleri ve kendilerini ifade edebildikleri bilinmektedir. Her türlü kıyafette insanın çarşı pazarını doldurması ise farklı kültüre sahip olan insanların her hangi bir ayrımcılığa tabi olmadan çarşı içerisinde hareket edebildiklerini göstermektedir. Bu çok kültürlülük şehrin bir imparatorluk şehri olmasının yanı sıra, ticari bir merkez olmasından ve İslam dininin getirmiş olduğu hoş görü ortamından kaynaklanmıştır. Bu tanımda dikkati çeken bir diğer husus ise şehrin otuz sekiz medrese ve elli dört camiye sahip olduğu bilgisidir. Bu bilgiye göre Erzurum medrese sayısındaki fazlalık ile bir kültür ve eğitim şehri olarak ta karşımızda durmaktadır. 54 cami sayısı ile şehirde Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu görülmektedir. Şehrin çok kültürlü bir yapıda olduğuna dair bir diğer işaret ise Evliya Çelebiden aktarmış olduğu cümlede yatmaktadır. “- Hakirin Kâtibi bulunduğum gümrük bundadır. Dört çevresinde Arap, acem, Hint, Sint, Hıtay, Hoten bezirgânlarının haneleri de vardır.”[47] Bir şehirde bu kadar farklı coğrafyadan gelen insanların, ticaret amacıyla olsa da ikamet etmesi ve kervanların dünyanın farklı farklı yerlerinden gelmesi ister istemez şehirde çok kültürlü anlayışa yer vermektedir. Yine çok kültürlülüğe ait bir başka işaret ise yukarıda defalarca değinmiş olduğumuz Ermeni Mezarlığıdır. Çünkü şehir yaşamış olduğu ağır bir katliamın sanığı olan Ermenilerin mezarlarını, intikam duygularına rağmen tahrip etmemişlerdir. Bu bile başlı başına Ermeni soykırımı iddialarının asılsızlığını ispata delildir.

TOPLUMSAL ALTYAPI

      Erzurum kültürü açısından tatil günlerinin, boş zamanların apayrı bir anlamı vardır. Şehircilik açısından önemli olan konulardan bir tanesi toplumsal alt yapıdır. Bu alt yapı dört ana öğeden oluşur. Bunlar, boş zamanın değerlendirilmesine yönelik, eğitime yönelik, sağlığa yönelik ve kamu düzenine yönelik toplumsal alt yapılardır. Bu öğelerden ikisi özellikle şehir kültürü açısından doğrudan ilişkilidir. Bunlar eğitime yönelik ve boş zamanın geçirilmesine yönelik toplumsal alt yapılardır.

Erzurum kültürü açısından dikkate değer en önemli özellik burasının bir eğitim merkezi olmasıdır. Yukarıda değindiğimiz gibi 38 medreseli bir şehir olan Erzurum İslami ilim geleneğine sahipti. Tanpınar’a göre “ Osmanlılardan çok evvel asıl şöhretini Kur Tuba’da yapan büyük Arap lisancısı Abdullah el- Kali’yi medreselerinde yetiştiren Erzurum’da İslami ilim geleneği bu şehri şarkın ön safta merkezlerinden biri yapıyordu.[48]

Erzurum boş zamanların değerlendirilmesi açısından sağlam bir toplumsal alt yapıya sahip olduğu kendine has bir toplumsal değerle ve mevsimlere uygun olarak geliştiği “Beş Şehirde” anlaşılmaktadır. Halk yaz günlerinde boş zamanlarını mesire yerlerinde sportif faaliyetler ile geçirirken, kışın ise kahvelerde kültürel faaliyetler ile geçirmektedir. “Halk, tatil günleri, en fakirine varıncaya kadar, cumalık elbiselerini giyinerek, yazlık mesire yerlerine, bilhassa varlıklı şehir halkının çadıra çıktığı Boğaz’a, cirit oyunlarına, güreşlere giderler… Kış gecelerine de benim yetişemediğim Aynalı Kahve’de(Tebriz Kapısı’nda) Âşık Kerem, Battal Gazi hikâyeleri okuyan, Geyik Destanı söyleyen, saz çalan, tıpkı Kerem’in zamanında olduğu gibi şiir müsabakası yapan, birbirine tarizli cevaplar veren… Şairlerin, halk hikâyecilerinin etrafında toplanır yahut da aşağı yukarı on asırlık bir gelenekle sürüp gelen sıra gezmelerinde kendi aralarında eğlenirmiş.”[49]

Bu çok düzenli hayatta mevsimler kendilerine mahsus bir teşrifatla gelirdi. Çünkü her şey evvelden tanzim edilmişti. Binaenaleyh hepsinin habercileri ve solakları vardı. Çocuklar yaz geldiğini çadırcı ustasının eve uğradığı zaman öğrenirlermiş. O, zaman… Ustalar Boğaz’a, Ilıca’ya açık havaya, eğlenceye kavuşacaklarının anlayıp sevinen küçüklerin çığlıkları arasında onları tamir eder…[50] Kışın geldiğini kürkçü müjdelermiş… Bu Erzurum’un ikinci hayatının başlangıcı, sıcak sobanın, gümüş çay tepsisinde küçük bir şafak gibi gülen çayların, uzun sohbetlerin devridir.[51] ” “ şehir, kapılarını kapatır, kendi âleminde yaşardı… Belki de bu kapalı kış aylarının beslediği sohbet yüzünden hemen her Erzurumlu biraz nükteci, biraz hicivcidir.”[52] Maalesef bugün başta sıra geceleri olmak üzere şehir edebiyatı tarihi açısından önemli olduğuna inandığımız Âşık Kerem, Battal Gazi hikâyeleri, Geyik Destanı gibi sözlü edebiyat eserlerimiz bugünkü şehir kültürümüz içerisinde en azından sembolik olarak bile yer tutmamaktadır.

 

SANAT

Şehir kültürü açısından en önemli öğelerden biri sanattır. Erzurum, çevresinde bir cazibe merkezi olmasını ekonomik ve kültürel zenginliğine borçludur. Bu zenginlikte sanatın gelişmesine sebebiyet vermiştir. Erzurum, birçok sanatın icra edildiği bir sanat merkezidir. “Burada eski bir merkez olan Erzurum’daki bütün sanatlardan bahsetmek benim için imkânsızdır.”[53] Demektedir.

 Bu sanat dallarından bir tanesi ise yazı sanatıdır. Bu sanat dalı hakkında musiki kadar bilgi vermemiş olsa da şehir belleği açısından bu konuda çalışacaklar için önemli bir ipucu vermiştir. “…Saltuk kümbetlerinin ve medreselerinin kitabeleriyle başlayan ve asırlar boyunca devam eden Erzurum’daki yazı ocağını ihmal etmek istemem. Erzurum Halkevi’nin himmetiyle küçük bir koleksiyonu artık göz önünde bulunan bu ustaların bir kısmının adını biliyoruz. Osmanlı devrinden adı bize kadar gelen en eski hattat Derviş Ali(1080)dir. Yusuf Fehmi, Tahtacızade ve damadı Asım Efendi, Topçuoğlu Ahmed Efendi, Namık Efendizade, Asım Bey daha yakın zamanlarda yetişmişlerdir. Bunların yanı başında Kadızade Mehmet Şerif ve şakirdi Kamil Efendi gibi müzehhip ve mücellitler de vardı.”[54]

Tanpınar Erzurum kültürü ve sanatları içinde en büyük önemi ve bilgiyi musiki sanatına vermiştir. Müzik duyguların en güzel şekilde aktarıldığı araçlardan bir tanesidir. Ona göre Musiki, şiir, resim bize derhal hayatı veren sanatlardır. Öyle ki Erzurum havalisi Erzurum’a karşı duyduğu sevgiyi türkülere dökmüştür. “ bu havalide söylenen türkülerin yarısının güzelliğini övdüğü”[55]şehir olmuştur. Müzik o kadar önemlidir ki, yıkılan şehrin hayat bulmasının göstergesidir. “…kılıç artığı çocuklar türkü söylüyorlar, adlarıyla artık mevcut olmayan şeylere hudut çizen şehir kapılarının önündeki meydanlarda davul zurna çalınıyor, cirit, bar oynanıyordu.”[56]

Erzurum’da musiki zevki ve müzik Erzurum toplumsal yapısının sağlamlığı ve tarihi ile şekillenmiştir. Erzurum da musiki zevkini de sağlam bir sınıf şuuruna bağlı olarak, yukarıya imrenmeden kendini aşağıya açık tutmasına bağlamıştır. Bu özellik tüm toplumsal yapıyı ve Erzurum kültürünü etkilemiştir. Baştan aşağıya bu toplumsal yapı içerisinde gelişmiş bir Erzurum’u anlatmaya çalışan Tanpınar, bu özelliği boş zamanın geçirilmesine yönelik toplumsal alt yapı ile musiki zevki arasında aktarması dikkate değer bir ayrıntı olarak göze çarpmaktadır.

Musiki zevki de böyle idi. Bütün Erzurumluların bildiği Bar oyunlarında, ciritte, düğünlerde bizi Malazgirt’ten Viyana’ya kadar götüren davul zurna, o mahşeri bando çalınırmış. Halk kahvelerinde âşık sazı, eşrafın gittiği gazinolarda, kıraathanelerde- bittabi Tanzimat’tan sonra- takım musikisi varmış. En son takım, Kör Vahan’ da santurlu, armonyumlu takımı imiş. Bunlardan, başka bir de Kur’an okuyan büyük Hafızlar vardı. Bunlar Lala Paşa’nın hatibi Kitapçızade Hafız Hamid Efendi, Ebulhindili Hamdi Bey ile Gözübüyük zade idi.”[57]

Erzurum musikisinin kendine ait bir geleneğe sahip olduğu ve çeşitli coğrafyalardan kaynaklandığını belirterek adeta Erzurum’un coğrafik ve kültürel özelliklerine vurgu yapmıştır. “Erzurum’da kaldığım müddetçe mahalli diyebileceğimiz musikiyi şahsi bir macera gibi yaşamıştım. Fakat yıllardan sonra onunla yeniden karşılaşınca, taşıdığı ıstırap yükünü anlayabildim. Tabii bu havaların hepsinde, olgun bir sanat kuvveti aramak onlardan… Eserlerinden beklediklerimizi isteyemeyiz. Fakat bilhassa böyle olduğu içindir ki kendilerini yaratan insanların malıdırlar, bize toprağı, iklimi, hayatı, insanı, onun talihini ve acılarını verirler… Şüphesiz bu eserler klasiklerden daha fazla geleneğe sahiptirler.” [58]“… Bu türkülerle şarkıların hepsinin Erzurum’un kendi malı olduğu iddia edilemez. Bazıları Erzurum’da doğmuşlardır. Bir kısmı da Azerbaycan ile Kafkasya ile sıkı münasebetin doğurduğu tuhaf bir çeşni, bütün melez şeylerdeki o marazi hislilik vardır. Birtakım hoyratlar, mayalar bütün Bingöl havalisinin malıdır… Bir kısmı… Harput ağzıdır… Bazısı İstanbul’da çıkmış, kervan yoluyla Zigana’yı, Kop’u yahut da Samsun, Sivas, Erzincan yoluyla Sansa’yı geçerek uğradığı yerlerden bir yığın hususilik alarak Erzurum’a gelmişlerdir.”[59]

Musiki açıdan bu kadar önemli bilgilerin hemen ardından önemli bir başka bilgi daha vermiştir. “ Erzurum’da öteden beri devam eden bu iki başlı musiki geleneğinin son varisi şimdi erken ölümüne o kadar erken yandığımız Faruk Kaleli idi.”[60] Bu cümleyi analiz ettiğimiz zaman şu bilgileri edinmiş olacağız. Erzurum da iki ayrı musiki geleneği vardır. Bu geleneklerden biri halk musikisi diğeri ise divan edebiyatı eserlerini musikiye döken gazellerdir. Diğer önemli bir bilgi ise Faruk Kaleli’ye ilişkin vermiş olduğu bilgidir. “Hasankale ılıcasında, kubbeyi tepesinden atacak kadar gür sesiyle besteler okuyan bu coşkun adamın tekke şiirinin tarihinde bir yeri olması lazım.”[61 Dediği Kaleli’nin bestelerine örnek olarak İbrahim Hakkı’nın su manzumesi, Celveti nefesi ve Kolağası Ali Rıza efendinin gazellerinden yapmış olduğu besteleri sıralamıştır. Kaleli ile birlikte bu musiki geleneği içerisinde bahsettiği bir diğer isim ise Hacı Hafız Hamid’dir.  Sözleri Erzurumlu kâmi adında bir şaire ait olan Tatyan bestesini ismen zikretmiştir. Bu musiki geleneğinin diğer başı olan türkülerden birkaç tanesi hakkında da bilgi vermiştir. Bunlar. “Yaz gelende çıkam yayla başına” sözleriyle başlayan, Yayla, “ Mızıka çalındı, düğün mü sandın” sözleriyle başlayan, Yemen, “nezaket vaktında serv-i bülendim” sözleriyle başlayan Billur piyale, “Erzurum çarşı Pazar” sözleriyle başlayan, Sarı gelin türküleri yazarın ismen ve sözleriyle yazısında aktardığı türkülerdir. Bu türkülerin yanına da sadece ismen bahsettiği Yıldız türküsünü unutmadan ilave edelim.

MİMARİ

Tanpınar mimari açıdan “Mimarlık, mesela musikide, şiirde, resimde olduğu gibi bize derhal hayatı veren bir sanat değildir. Bu tecrit daha yükseklerde dolaşır, hatırlatmadan duyguyu tatmin edebilir.”[62]  Değerlendirmesini yaptıktan sonra bir şehir bilimcisinin yapabileceği tespitleri beş şehir kitabının içerisine yaymıştır.

Şehirli olma hakkının en önemli iki temel unsurundan biri şehirlinin, kimliği olan bir şehirde yaşaması iken diğeri ise tarihsel miras ve geçmişten gelen, tarihi, kültürel mirasla uyumlu nitelikli mimarlık değerlerinin bulunduğu bir çevrede yaşamadır. Bu iki husustan ilki yaşadığı şehre aidiyet duygusu iken diğeri de yaşadığı kenti sevmedir. Buradan da anlaşıldığı gibi mimari kültürel açıdan şehircilik açısından en önemli sanat dalıdır. Şehrin kimliğini belirleyen ana unsur olmanın yanı sıra şehir belleğinin somutlaştırılması ve şehir tipolojisinin tespitinde mimari son derecede önemlidir. “Ulu Cami’de bizi gerçekten üzerinde durulacak bir mimarlık meselesiyle karşılaştırır. Fakat bunlar, kültürümüzün o kadar uzak yerlerinden gelen eserlerdir ki onlarla hemen yanı başımızdaki hayat arasında bir münasebet bulmak imkânsızdır.”[63]Cümlesi ile Tanpınar mimarinin şehir yaşantısı ile kendine özgü kültürel yapısına uygun bir şekilde şekillenmesini istemektedir. Ulu Camide bile bu tür bir mimari sorunu tespit edip, sorgulayıcı bir tavır takınan Tanpınar’ın bugünümüzde yaşasaydı nasıl bir değerlendirmede bulunacağını sizlerin takdirlerine bırakıyorum.

Mimari uyum açısından Tanpınar’ın üzerinde durduğu bir diğer nokta ise inşa malzemelerinin seçimi ve kullanımı üzerinde olmuştur. “Erzurum’un her işçiliğe gelen o çok güzel yumuşak taşı.”[64] “… dururken çimentonun kullanılmasını bir türlü aklım almaz. Betonun getirdiği bir yığın kolaylık meydanda. Fakat bu kolaylıklar bazen de mimarinin aleyhinde oluyor. Hele mahalli rengi bozuyor. Erzurum taşı Ankara taşı gibi çok kullanışlı. Her girdiği yere abide asilliği veren bir mimari malzemesidir.”[65] Burada Tanpınar mimari açıdan siluete ve yapı renginin ahenginden, inşa malzemesinin yerel dokuya uygun olmasına kadar şehir mimarisi açısından önemli noktalara dikkatleri çekmiştir. “ Yeni hayatın eşiğinde Erzurum eskiyi, bir başka alemi hatırlar gibi hatırlıyordu: yakıcı yaz güneşinin altında parça parça dökülen, toz haline gele eski şehirle yeni yapılan beton binalar arasındaki farklar büyüktü.”[66]

Şehir belleği açısından en tehlikeli olan nokta şehrin abidevi eserlerinin tahrip olması ve şehrin gündelik yaşamından uzaklaştırılmasıdır. Bu genelde anıt koruma tarzı denilen tarihi eserleri koruma tekniğinde sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tarz bir korumada eserin bağı şehirden koparılır, eserin mülkiyet hakkını elinde tutanları ve eser çevresinde olanları zarara sokan ve onları bu tür eserlere düşman eden bir anlayışa sürükler. Hele bir de geçmişten beri eserin yapılış gayesinden uzak bir şekilde kullanılması ve şehir içerisinde uzakta bir noktada kalması bu eseri tamamen tahribe, ilgisizliğe mahkûm eder. Yaşamış olduğu yıkımdan sonra mazisinde kalan canlı hayatın yerini göç hikâyeleri almış olan Erzurum gibi bir şehirde bu durum kendini daha çok hissettirir. “…yaşanmış hayatın sıcaklığını o dağınık hatıralardan çıkarmak çok güçtü. Şehrin belli başlı mimarlık eserleri de buna yardım edemezdi. Birçokları etraflarında uğuldayan hayatla çoktan bağını kesmiş eserlerdir.”[67]

Tanpınar’ın mimari açıdan yapmış olduğu bir başka tespit ise mimari eserlerin kendine ait bir devirlerinin var olduğudur. Mimari, bir şehrin medeniyet tarihini verir. Bu eserler sayesinde şehir bir kültüre bir medeniyete ait olur. İşte Ahmet Hamdi Tanpınar bunun bilincinde Erzurum şehrinde mimariyi fetih ordularının aldıkları bu yeni toprakların vatan edilmesindeki etkisini ve şehir mimari dönemlerini okuyucularına aktarmıştır. “ilk istila ordularının üst üste akınlarla doğudan Anadolu’ya girdikleri devirlerde temelleri atılan, bu ordularla birlikte zaferden zafere koştukça yeni vatanı şehir şehir adeta atalarımız ve çocuklarımızın adına teslim alan bu ilk Saltuk ve Selçuk eserlerinin medeniyetimizde çok ayrı bir yeri vardır.”[68]

Okuyucularına bu mimari devirlere ilişkin olarak birkaç eserinde tanıtımını yapmıştır. Bu eserlere ilişkin cümlelerini sizlerle paylaşmadan önce müsaade ederseniz, Erzurum şehrinde hangi tür mimari öğeleri saydığına bir bakalım. Bunlar dükkânlar, hanlar, ambarlar, medreseler, camiler, kale ve tepsi minaredir.

Erzurum şehrinde tanıttığı mimari eserler ise sırasıyla Saltuklu ve Selçuklu dönemlerine ait çifte minareli medrese, Yakutiye medresesi, Ulu Cami ile Osmanlı dönemine ait Lala Paşa camidir. İşte Tanpınar’ın kaleminden Erzurum abideleri:

Daha IV. Murat zamanında Erzurum’da top imalathanesi gibi bir işte kullanılan Çifte Minare, sadece kendi kendisi olmakla kalıyordu. Şüphesiz Çifte Minare, Sivas’ta ve daha aşağıdaki kardeşleriyle birlikte şaheserdir. Üslup taş, yontuculuğu, abidevi duruş bakımından kendi nev’inin en güzel eserlerindendir. Onu Erzurum’un bir ucunda, şehrin bütün yarısına hükmeden ihtişamlı kapısıyla, minareleriyle, günün herhangi bir saatinde bir kere görüp de hayran olmamak kabil değildir. Onun gibi, Yakutiye’nin aydınlıkta topraktan henüz çıkarılmış bir eski zaman süsü gibi pırıl pırıl minaresinin daima muhayyileyi avlayan bir çekiciliği vardır.”[69]

Yakutiye’nin içi, plan bakımından Doğu Anadolu’nun en dikkate değer eseridir. Daha sade bir planda yapılmış olan Ulu Cami, beş beşikli içi ile mağrip camilerini hatırlatır. Dıştan onlar gibi sadedir eken gelişmiş bir gotik kemer, Ulu Cami’de bizi gerçekten üzerinde durulacak bir mimarlık meselesiyle karşılaştırır. Fakat bunlar, kültürümüzün o kadar uzak yerlerinden gelen eserlerdir ki onlarla hemen yanı başımızdaki hayat arasında bir münasebet bulmak imkânsızdır. Mimarlık, mesela musikide, şiirde, resimde olduğu gibi bize derhal hayatı veren bir sanat değildir. Bu tecrit daha yükseklerde dolaşır, hatırlatmadan duyguyu tatmin edebilir. Sonra Erzurum’daki Ulu Cami’yi gezerken, o zamanlar askeri ambar olarak kullanılan bu binayı dolduran meşin kokusunu bile bana doyurmayan bir heyecan içindeydim. Üzerime bastığım bu taşlara değen başları, onların kaderini, uğrunda yoruldukları şeyin büyüklüğünü düşünüyordum.”[70]

Osmanlı devri mimarisi Erzurum’da Lala Paşa Camii ile başlar. Fakat Lala Paşa, gömüldüğü yerden şehre hâkim değildir. Hatta görülmesi için yanına sokulmak lazımdır. Sonra küçük nispetiyle daha ziyade büyük bir heykelin topraktan yapılmış örneğine benzer… Canlılığını, … Sürükleyici ruhaniliğini, onda bulabilmek için biraz yorulmak birazda öyle olmasını istemek lazımdır. Bu yüzden, küçük bir pırlantaya benzeyen güzelliğini ben ancak Erzurum’a üçüncü gidişimde duyabildim. Bir akşamüstü önünden geçerken XVI. Asrın mucizesi olan harikulade nispet beni yakaladı.”[71]

Görüldüğü gibi Tanpınar şehir belleği ve kimliği açısından son derecede önemli olan bir konuya yani mimariye neredeyse bugün şehir bilimcilerinin savunmuş olduğu görüşlere yakın tespitlerde bulunmuştur.

BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM EKONOMİSİ

               Tanpınar Erzurum şehrine izlenimlerini ve anılarını aktardığı zaman Erzurum’un toplumsal yapısı, tarihi ve kültürünü ekonomik yapı ile iç içe incelemektedir. Neredeyse şehrin bu öğelerini ekonomik ve coğrafik koşulların bir uzantısı olarak aktarmaktadır. Çünkü Erzurum bulunmuş olduğu coğrafyanın bir lütfu olarak zengin bir memleket olmuştur. Erzurum’un toplumsal yapısına kadar etki eden bu iktisadi zenginliğin temelinde yatan şey İran transit yolunun üzerinde olması idi.“İran, ithalat ve ihracatının yarısından fazlasını Trabzon – Tebriz kervan yoluyla yapıyordu. İşte bu kervan yolu, Erzurum’u asırlar içinde eşrafıyla, ayanıyla, ulemasıyla, esnafıyla tam bir şark Ortaçağ şehri olarak kurmuştu. Bu transit yolunda her yıl otuz bin deve ve belki iki misli katır işliyordu. Bunlar Erzurum’dan geçiyor, Tebriz’den gelişinde, Trabzon’dan dönüşünde kumanyasını daima Erzurum’dan tedarik ediyor, hayvanını nallatıyor, at eyeri, yük semeri, nal, gem, ağızlık, hulasa her türlü eksiğini orada tamamlıyordu.”[72]

               Tabi ki bunun neticesinde Erzurum birçok ticari sanatın gelişmesine, birçok iş kolunun oluşmasına sahne olmuştur. Tanpınar bu meslek dallarının isimlerini sayarak şehir belleği açısından önemli olan bir bilgi vermiştir. “ Eski Erzurum’da bu ticaret hayatı ile kervan yolu otuz iki sanatı beslerdi. Tabaklar, saraçlar, semerciler, dikiciler, çarıkçılar, mestçiler, kürkçüler, kevelciler, kunduracılar, kazazlar, arabacılar, keçeciler, çadırcılar, çulfalar, ipçiler, demirciler, bakırcılar, Kılıççılar, bıçakçılar, kuyumcular, zarcılar, sandıkçılar, kaşıkçılar, Tarakçılar, marancılar, boyacılar, dülgerler, yapıcılar, sabuncular, mumcular, takımcılar.”[73]

               Erzurum İran transit yolu üzerinde olduğundan dolayı gelişmiş bir ticaret şehridir. Dolayısıyla burası diğer ülkelerin ve milletlerin tüccarlarının veya onların temsilcilerinin oturduğu bir şehirdir. Dolayısıyla çok kültürlülüğe elverişli bir şehirdir. Bu şehir aynı zamanda bir gümrük şehridir. Evliya çelebi seyahatnamesinden almış olduğu alıntı “- Hakirin Kâtibi bulunduğum gümrük bundadır. Dört çevresinde Arap, acem, Hint, Sint, Hıtay, Hoten bezirgânlarının haneleri de vardır. İstanbul ve İzmir gümrüğünden sonra en işlek gümrük bu Erzurum gümrüğüdür. Zira tüccarına adalet ederler.”[74]  Evliya çelebiden aktarmış olduğu bu bilginin hemen peşinden, Erzurum şehrinin ekonomik açıdan en güzel tariflerden birisini yapmıştır. “Bu dört satır eski dünyamızda Erzurum’un çehresini çizmeye kifayet eder. O, şarkın büyük ticaret ve transit şehridir.”[75]

               Erzurum’a ilişkin ilk tanımı, tespiti ve anısına bir daha göz atalım. “Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kuyumcu, bakırcı, dükkânlarıyla senede o kadar malın girip çıktığı hanlarıyla ambarlarıyla, eşraf ve ayanı, esnafı, otuz sekiz medresesi, eli dört camisiyle, İran transitin beslediği refahlı ve mamur Erzurum.”[76] Tanpınar’ın Erzurum şehri açısından yapmış olduğu en önemli tanımı olan bu cümlede Erzurum şehrini refah seviyesi yüksek, imar edilmiş, bayındır, çok kültürlü, bir eğitim ve ticaret merkezi olduğunu çıkarabiliriz. Erzurum şehrine ilişkin bu ilk izlenimini çocukluk yıllarında edinmesi onun dimağında Erzurum şehrini farklı ve ayrıcalıklı bir yere getirmiştir. Gençlik yıllarında ikinci defa geldiği Erzurum,  çocukluk döneminin bu refah ve mamur şehrinden çok farklı bir konumdadır ve bunun çeşitli sebepleri vardır. “ikinci defa gördüğüm bu şehir şark vilayetlerinin iktisadi merkezi, yaylanın gülü, bu havalide söylenen türkülerin yarısından çoğunun güzelliğini övdüğü eski Erzurum değildi.”[77] Harp, hicret, katliamlar, tifüs, çeşit çeşit felaket üzerinden ağır bir silindir gibi geçmiş, her şeyi ezip devirmişti.”[78] Tanpınar bu hayatın kaybolmasını savaşın erkene aldığını bunun harp olmasa bile elinde sonunda olacağını ifade etmiştir.  “İşin fenası şu idi: Bu hayat bir daha dönmemek üzere kaybolmuştu. Çünkü Büyük Harbin getirdiği felaket olmasa bile, gene bu çarşı sönecek, bu esnaf dağılacak ve şehir kendi bünyesini yeni baştan kuracak olan yeni bir çalışma şeklini bulana kadar gene küçülecek, köyleşecekti. Fakat bu değişme daha yavaş olacak, yere atılarak kırılan bu büyük fanus, yağı tükendiği için, kendi kendine kararak sönecekti… “[79] bunun daha iyi anlaşılması için Tanpınar, Dursunoğlu’nun kendisine aktarmış olduğu bir konuşmayı nakletmiştir. “1914’de iki şey, Umumi Harp ve yeni zamanlar, bir arada gelmişti. Cevat Dursunoğlu’na, yeni transit yolu açıldığı zaman fırıncı Hasan adında bir Erzurumlu şöyle demiş:

               -Efendi, eskiden kervan gelir, bütün kumanyasını burada düzer, şehre para dolardı. Şimdi yirmi katırın yükünü birden alan kamyon, sabahleyin Trabzon’dan kalkıyor akşama buraya geliyor. Şoför, İnhisar’dan aldığı kırk dokuzluk bir rakı şişesini duvarda kırıp içiyor, yoluna devam ediyor.”[80]

işte eski Erzurum’un, dört yanından refah akan bu şark ticaret şehrinin macerasını kapatan şey. Umumi Harp, beş on yılda ve en iyi şartlarda değişebilecek bütün hayat çerçevesini bir hamlede kırıp dağıtmıştır.”[81] Tanpınar’ın tanımıyla çarşı yok olmuştur. Bu yok oluş içerisinde “ Gerçekte kaybolan şey, bütün bir hayat tarzı, bütün bir dünya idi. 1855’te yüz binden fazla nüfuslu olan bir şehir olan Erzurum bu gelişmesini iktisadi bir denklik üzerine kurmuştu.”[82] Bu tespit Erzurum şehrinin toplumsal yapısının aynı zamanda etkileyici bir özeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bu denklik Erzurum şehrinin toplumsal yapısını incelediğimiz bölümde de göreceğimiz gibi şehrin bütün sosyal yaşantısına ve kültürüne işlenmiştir. Tanpınar Erzurum ekonomisine ilişkin bu cümleleri ile şehircilikte önemli bir konu olan şehir kalkınması ve sürdürülebilir ekonomik gelişme için gerekli olan şehir evveliyatı hakkında bilgiler vermiştir. Kalkınmanın ana kuralı kalkınma projeleri hazırlanan bölgenin evveliyatının tespit edilmesidir. Yani daha önceden ne tür ekonomik faaliyetler ile uğraşıldığı, bunların ne yöntemle yapıldığı ve daha sonra neden bu faaliyetlerden vazgeçildiğinin bilinmesi önemlidir. Burada önemli olan bir başka konu ise ekonomik gerilemenin nedenlerinin tespit edilmesidir. Şehir ekonomisi açısından değerlendirilmesi gerekli olan ana unsur şehrin ekonomik kaynaklarının tespiti ve gerekirse alternatif sektörlerin neler olduğunun bilinmesidir. İşte Tanpınar bu cümleleri içerisinde bütün bu konulara değinmiştir.

               Bütün bu ekonomik evveliyatının yok oluşuna rağmen Erzurum yeniden gelişebilecek, yeni bir hayata geçebilecek iktisadi kalkınmasını sağlayacak elverişli kaynaklara da sahipti. “… civarda bulunan ve eskiden bir kısmı işletilen üç kömür madeni, modern kağıtçılığa çok elverişli sazlığı, vaat etiği kadar ise Tercan’daki petrolü ve nihayet Anadolu’yu bir başka Anadolu yapacak olan elektrikleşme ile gerçekleşirse memleket içinde kademe kademe inecek olan bu hayat kaynağının başında gelen Tortum şelalesi, yeni ve eskisinden çok başka türlü canlı bir Erzurum’u yaratmaya elverişli olan büyük imkanlardır.”[83] Tanpınar, bu cümlesiyle kaybolan ticaret şehri Erzurum yerine sanayi şehri Erzurum’un kurulması gerektiğini söylemek istemektedir. Ancak şehir bu kalkınmayı ve gelişmeyi beklerken Erzurum köyleri yeniden kurulmaya başlanmıştır. Yani Erzurum iktisadi atılımını kırsal kesimden tarımdan yapmaya başlamıştır. “Şehir iktisadi hayatının yeni baştan düzenleneceği günleri bekleyedursun, verimli, zengin toprak, köyleri yeniden kurmuştu.”[84 Buna ilişkin olarak Cinis Köyünü örnek vermiştir.

BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM TOPLUMSAL YAPISI

               Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir çalışmasında şehir kurgusu içerisinde en çok toplumsal yapıya yönelik çalışmalar yapmıştır. Ancak Erzurum bu şehirler içerisinde çok farklı bir yer tutmaktadır. Bunda etkili olan en önemli faktör çocukluk yıllarında gelmiş olduğu bu şehirde dimağında yer tutan anıların bıraktığı tesirdir. “Büyük anneannemin masallarıyla Kerem’den, Yunus’tan okuduğu beyitlerle, bana öğretmeye çalıştığı yıldız adlarıyla muhayyilemde büyülü hatırası hala pırıl pırıl tutuşur.”[85]

               Bundan dolayı olacak ki Tanpınar, Erzurum insanına ve toplumuna karşı çok derinlerden gelen bir sevgi ve hayranlık duymuştur. Erzurum insanını ve toplumunu tanımlarken bu duygularını da ifade etmiştir.” İş terbiyesi almış, eli işlediği, yarattığı için nefsine saygı duygusu yerleşmiş şahsiyetli, kendine güvenir vatandaşlardan teşekkül etmiş bir kalabalık…”[86]olarak tanımladığı Erzurum toplumunu ve bu toplumun yapısının nasıl oluştuğunu Tanpınar çalışmasında ana başlıkları altında incelemiştir. İsterseniz beş şehirde Erzurum toplumsal yapısına kısa bir göz atalım.

               “Her türlü kıyafette bir kalabalığın çarşı pazarını doldurduğu, saraç, kuyumcu, bakırcı, dükkânlarıyla senede o kadar malın girip çıktığı hanlarıyla ambarlarıyla, eşraf ve ayanı, esnafı, otuz sekiz medresesi, eli dört camisiyle, İran transitin beslediği refahlı ve mamur Erzurum.”[87] Bu pırıl pırıl tutuşan hatıralardan biri ve belki de en önemlisidir. Dikkat ederseniz bu cümle yazımız içerisinde en sık kullanmış olduğumuz tanım, tespit ve hatıradır. Çünkü bu cümlenin içerisinde şehir kültürü, tarihi, ekonomisi, mimarisi ve hatta toplumsal yapısı vardır. Eşraf, ayan ve esnaf Erzurum ekonomisinin olduğu gibi toplumsal yapının da en önemli ayaklarını teşkil etmektedirler. “küçük ve yarı aydınlık dükkânlarında ince, dikkatli, işin terbiyesini almış, adeta iş terbiyesi ile durulmuş adamlar…”[88] diye tarif ettiği kişilerden oluşan bir toplumsal yapıya sahip olan şehir için ticaretin önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

               Tanpınar Erzurum toplumsal yapısının şekillenmesinde serhat şehri olmasının da etkisi olduğuna inanmaktadır.  “Fakat dört kapılı şehrin kendisi yoktu. Denebilir ki asırlarca gururunu yapan ve topluluk hayatına istikamet veren serhat şehri ruhundan başka ortada pek az şey kalmıştı.”[89] Ancak şehrin kendisi yoktur. ”Erzurum hatırlıyordu: gömüldüğü toz ve çamur yığınının içinde canlı dününü, dört kapısından girip çıkan kervanları, çarşı pazarının uğultusunu, çalışan insanlarını temiz yüzleri ve sağlam ahlaklarıyla şehrin hayatına kutsilik katan âlimlerini, güzel sesli müezzinlerini, her yıl hayatına yeni bir moda temin eden düğünlerini, esnaf toplantılarını, bayramlarını idare eden ve halk hayatını bir sazı coşturur gibi coşturan bıçkın endamlı, yiğit örflü dadaşlarını, onların cirit oyunlarını, barlarını, bazen bir alayı birden günlerce misafir eden ve bir menzillik arazisine paytonla gidip gelen eski beylerini kısacası, bütün hayatını hatırlıyordu.”[90] Evet bu cümle ile Tanpınar Erzurum şehrinin toplumsal yapısının ticaret ve çarşı ile ne kadar içli dışlı olduğunu ve şehir hayatında rol alan aktörlerini ve bu toplumsal yapının içerisinde nasıl bir vazife gördüklerini özetlemiştir. Bu cümleyi analiz ettiğimiz zaman Erzurum toplumsal yapısında yer alan aktörlerin toprak beyleri yani aristokratların, ulemanın, esnafların ve dadaşların olduğunu ve bu sosyal yapının ticaret ve çarşı Pazar etrafında geliştiğini görmekteyiz.

 Şehir kaybolmuştur. Ancak bu toplumsal yapı aktörlerinin hala şehir hayatında izlerinin görüldüğü anlaşılmaktadır. Savaşların katliamların, hastalıkların ve kaybolan ticaret yüzünden yaşanan tahribat bütün cemiyeti etkilemiş toplumsal yapı ağır bir darbe yemiştir. “Bütün cemiyet o kadar kat’i bir talihin etrafında dolaşmış, o kadar dönülmeyecek yerlere kadar gitmiş ve gelmişti ki, şehir ölümün mukadder göründüğü kazadan nasılsa kurtulmuş bir adama benziyordu… Yeniden canlanan şuur bir türlü esaslının üzerinde duramıyor, teferruat üzerinde geziniyordu.”[91] Esaslı ile Tanpınar’ın ne demek istediğini ise şu cümlesinden çıkarabiliyoruz.“Gerçekte kaybolan şey, bütün bir hayat tarzı, bütün bir dünya idi. 1855’te yüz binden fazla nüfuslu bir şehir olan Erzurum, bu gelişmesini bir iktisadi denklik üzerine kurmuştu. İran, ithalat ve ihracatının yarısından fazlasını Trabzon – Tebriz kervan yoluyla yapıyordu. İşte bu kervan yolu, Erzurum’u asırlar içinde eşrafıyla, ayanıyla, ulemasıyla, esnafıyla tam bir şark Ortaçağ şehri olarak kurmuştu.”[92] Burada ortaçağ şark şehri ayrı bir mana ifade etmektedir. Çünkü ortaçağda doğu medeniyet ve ilimde batının çok ilerisinde olan bir yerdir. Dolayısıyla bu şark şehri batı şehirlerine nazaran daha ileri bir noktadadır. Zaten şehir tarihleri incelendiği zaman Erzurum, şu anda Avrupa’nın önemli şehirlerinden, orta çağda daha gelişmiş ve müreffeh olduğu gözlerden kaçmayacaktır. Dolayısıyla sağlam bir toplumsal yapıyı tarihin derinliklerinden itibaren Erzurum içinde barındırmaktadır.

Erzurum şehrinin temeli İran transit yolu, toplumsal yapısının temeli ise iktisadi denklik üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla Erzurum için esaslı olan şey Erzurum ticaret hayatının ve onun beslediği çarşının ayakta tutulmasıdır. Bunun için ise Erzurum bir ticaret şehri olmalıdır. Erzurum şehir ve toplumsal yapısında kaynaklanan asıl sorun Erzurum ticari hayatındaki tahribat ve değişimden kaynaklanmaktadır. Bu görüşümüzü Tanpınar aşağıdaki cümlesi ile desteklemektedir. “Servetin, çalışmanın bulunduğu yerde içtimai nizam kendiliğinden doğar. Eski Erzurum çok muntazam bir çerçeve içindeydi. En başta toprak sahipleri gelirdi. Eski devirlerde mahalli ve askeri idareye de iştirak eden, kale dizdarlığı, muhafızlık gibi vazifeler alan bu beyler, tıpkı Rumeli’de, Tuna’nın bizim tarafa düşen şehit anavatan parçası kısmında olduğu gibi, tam bir toprak aristokrasisi kurmuşlardı.”[93]

Aristokrasi kendine ait gelenekler oluşturan ve bu gelenekler etrafında şekillenen katı bir muhafazakâr sistemi getirir. Her toplumun aristokrat kesimi beslenmiş olduğu kültürün değerlerini en katı şekilde kendi içinde barındırmaktadır. Bu katı kültür toprağın getirmiş olduğu zenginlik ile birleşince köklü gelenekleri olan çok katı bir otoritenin oluşmasına neden olur. Bu otoriteyi ayakta tutan asıl güç ailedir. Çünkü aristokrasi güçlü ve akrabalık ilişkileri sıkı olan ailelerin varlığını gerekli kılar. Bu ailelerin her birinin kendine ait gelenekleri vardır. Bu gelenekler özellikle kadınlar tarafından bir sosyal statü olarak, erkekler için ise bir siyasi ve toplumsal güç ve simge olarak kabul edilir. Tanpınar Erzurum kadınları arasında da bu muhafazakârlığın ve statünün yerleştiğini tespit etmiş ve toplumsal yapı içerisindeki yerini vurgulamıştır. “Bütün gelenekte olduğu gibi kadınlar burada da son derecede muhafazakar idiler. Evlenmelerde akran, denk aramada onlar erkeklerden daha mutaassıptırlar. Toprak sahiplerinin kızlarından alınan kadınlara “paşa” denir, esnaf zümresinden seçilenler, yahut dışardan alınanlar veya cariyelikten gelenler “hanım” olurdu. Bu evlenmeler bazen vilayetin sınırları dışına çıkar, Gürcü beylerinin kızları Erzurum’a paşa olarak gelirlermiş.”[94]

Erzurum toplumsal yapısında ilmin ve ilim ehlinin ayrı bir önemi vardır. O kadar büyük bir öneme sahiptir ki bu özelliği sayesinde Erzurum şarkın önemli merkezlerinden birisi yapmaktadır.“Erzurum’da İslami ilim geleneği bu şehri şarkın ön safta merkezlerinden biri yapıyordu.”[95] Dikkat edilirse Erzurum aslında bir gelenekler şehridir. Aristokrasinin getirmiş olduğu yaşam geleneği, bir başka güçlü gelenekle birleşmekte sağlam bir toplumsal şuurun oluşmasına neden olmakta ve bu yine bir başka güçlü gelenekle yani ticari gelenekle buluşmaktadır. Bu gelenek köklerini ahilik içerisinde alıp gelişmiş ve ticaret şehri olan Erzurum şehrinde bir otorite haline gelmiştir. Bu otorite aynı zamanda şehrin ruhudur. Bundan dolayı olacak ki Tanpınar toplumsal yapı içerisinde en çok esnaflar üzerinde durmuştur.  “ ulemadan sonra, başlarında Dabaklar şeyhi bulunan ve şehrin asıl belkemiği olan esnaf gelirdi. Dabaklar şeyhi, icabında hükümet nüfuzuna bile karşı koyabilecek bir şahsiyetti. Ne Tanzimat, ne Abdülhamit idaresinin merkezciliği şehrin ruhu olan ve esasını ahilikten alan bu otoriteyi yıkamamıştı. Eski dünyamızda Dabaklar şeyhi, asıl bünyesini esnafın teşkil ettiği Anadolu şehirlerinde daima bu kudreti taşırdı. Dabaklığın ayakkabıcılık, saraçlık gibi geniş ihtiyaçları karşılayan sanatları beslemesi, belli başlı servet kaynağı olan hayvancılığa dayanması bu sanatı doğrudan doğruya köy ve aşirete bağlıyordu.”[96]Köy ve aşiret Erzurum toplumsal yapısının önemli olan aktörlerine yani toprak ağalarına dolayısıyla Erzurum aristokrasisine gözlerin yeniden çevrilmesine neden olmaktadır. Aristokrasi, çarşı ile birleşince çok sağlam bir toplumsal yapının merkezini oluşturmaktadır. “Dabaklar şeyhinin arkasında, İstanbul’da bile XVII. , XVIII. Asır ihtilallerinde iki azgın ocağa karşı kuvvetini zaman zaman gösteren çarşısı gelirdiFakat asıl mühim olan bu zümreler zinciri değildi; onun arkasındaki canlı kuruluştur. Bu kuruluş, şehrin hayatını gerçekten kuvvetlendiriyordu. Köylü ile çiftçi sınıfının hakları toprak sahibi beyler tarafından korunurdu. Köylü ile bey arasındaki münasebetler, bir serhat vilayeti olduğu için, Erzurum’da başka yerlerdekinden daha babaca kurulmuştu… Çarşı bu kadar kökleşince şehirde tagallup[i] fikrinin yerleşmesi çok güçtür. Bu sebeple her canlı şeyde rastlayan anlaşmazlıklara rağmen, eski Erzurum’da bir nevi muvazene teşekkül etmişti. Bu hal her sınırı kendi hayatında, kendi zevkinde rahat ve müstakil bırakarak, mesut ederek, ikinci Meşrutiyet’e hatta biraz sonrasına kadar sürer.”[97]

Erzurum yukarıdaki paragrafta işaret edildiği gibi bir denge şehridir. Geleneklerin etkisi ve Rus tehlikesi ister istemez toplumsal yapıyı dayanışma ve çatışmadan uzak bir yaşam etrafında şekillendirmiştir. Bu yaşam içerisinde çarşı önemlidir. Çarşı sayesinde sağlam bir sınıf şuuru ve iş mesuliyeti ile yükselen insanlardan oluşan bir toplum vardır. “ Erzurum’un asıl hayatını bu esnaf yapıyordu. Asıl güzel olan şey de sağlam bir sınıf şuuruna ermesi, yukarıya imrenmeden kendini aşağıya açık tutmasıydı. Esnaf kadını, eşraf kadınının giydikleri elbiseleri giymez… On üç yaşında henüz çıraklığa giren bir çocukta bile az zamanda nefsine güven başlar, el emeğine dayanan bir hayatın mesuliyet fikrinin insanoğlunun nasıl yükselttiği görülürmüş.”[98]

Bu yükselişten dolayı musiki zevkinden tutun değişik sanat dallarına ve kültürlere, düşüncelere Erzurum ev sahipliği yapmış, güçlü bir dayanışma ve aidiyet duygusunun gelişmesi sağlanmıştır.

BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM ŞEHİR BELLEĞİ

               Şehir belleği aslında şehrin kimliğini ifade eder. Bu bellek sayesinde şehir geçmişten alınır. Bugünle karıştırılarak geleceğe taşınır. Bu bellek içerisinde olaylar, insanlar, eserler vardır. Dolayısıyla şehir kimliği aslında insanın tarih ve kültürle oluşturmuş olduğu bir vatandaşlık şuurudur. Toplumsal şuur her şeyden önce unutmamaya ve unutmak istemediği şeyi yaşatmaya dayanır. Ancak bu şekilde toplumların, ülkelerin ve şehirlerin geleceğe taşınması sağlanır.

               Tanpınar şehircilik açısından önemli olan şehir belleğine de değinmiş, olaylara, insanlara ve kültürün maddi yansıması olan eserlere de yer vermiştir. Bunu yaparken Erzurum’a üç farklı dönem içerisinde gelmesi, Erzurum’u geçmişi, bugünü ve geleceğini bir arada yaşamasının etkisi olmuştur. Çocukluğundaki Erzurum, savaşta tahrip olmuş bir imparatorluk anısına dönüşürken, edebiyat öğretmeni olarak geldiği gençlik yıllarındaki Erzurum milli mücadelenin önemli bir şehri olarak bu hayalden kendini yeniden bulmaya çalışan bir şehir olarak geçmişe özlemle, geleceğe güvenle bakmaktadır. 1940’lı yıllarda geldiği Erzurum ise genç Cumhuriyet gibi kendi ayakları üzerinde durmaya ve kendine yeni bir yol çizmeye çalışan şehir olarak karşısında durmaktadır. Tanpınar’ın çocukluk dönemindeki şehir yaşanan harp, hastalıklar ve yokluktan tahrip olmuştur. Bu tahribat şehirde birçok şeyi yok etmiş, maziye taşımıştır. Edebiyat öğretmeni olarak ikinci defa geldiğinde karşısında yeniden kurulan, fırtınanın dağıtmış olduğu bir kartal yuvası olan Erzurum’u bulacaktı. Bu Erzurum hem iktisadi, hem kültürel ve sosyal hem de şehir belleği açısından tahrip olmuş bir şekilde genç cumhuriyetin vereceği yeni şekli ve hayatı beklemektedir. Bu beklemede “Adlarıyla artık mevcut olmayan şeylere hudut çizen şehir kapılarının önündeki meydanlarda davul zurna çalınıyor, cirit, bar oynanıyordu… Fakat dört kapılı şehrin kendisi yoktu.”[99] Erzurum’u asıl Erzurum yapan şeylerin artık olmadığını söylemek ister gibidir. Geçmişten gelen bu değerlerin bir simgeleştirme çabası içinde, folklorik ve sportif birer faaliyet olarak sanki kapı önünde atılacağı hissine kapıldığını edebiyatçı, eğitimci yazar duyarlılığı içerisinde belki de farkında olmadan ifade etmiştir.

               Erzurum şehir belleği açısından Tanpınar beş şehirde, olaylara, kişilere, sanatsal ve kültürel değerlere yer vermiştir.

               Tanpınar’ın Erzurum şehir belleği açısından aktarmış olduğu olaylara kısaca göz atarsak şunlara yer verdiğini görürüz; Milli Mücadeleye ön ayak olması, Ermeni zaferini idrak etmesi, Erzurum Depremi, 1828 Rus Savaşı mağlubiyeti, 1876 (93 harbi) felaketi, şubat 1916 ricati, 3 temmuz 1919, Atatürk’ün gelişi 

               Şehir belleği açısından değinilen bir diğer önemli konu ise kişilerdir. Bunların isimleri ve özellikleri ise şunlardır. Kitapçı zade Hafız Hamid Efendi, Ebulhindili Hamdi Bey, Gözübüyük zade (Hafızlıkları ile), Zakir Bey(Belediye Reisi olması ve Amerikan heyetine verdiği cevap ve nüktedanlığı), Kaleli Burhan Bey(konuşma ustası), Edip hoca(Alimliği, nüktedanlığı ve hazır cevap lığı), Ahmet Muhtar Bey (93 Mebusu olması ve hazır cevaplı lığı),Cevat Dursunoğlu, Tahsin Efendi(Abdullah efendinin Rüyalarında ki karakter), Defterdar Mehmet Paşa, Evliya Çelebi, Uyvar eri Erzurumlu Abbas, Abudullah El-  Kali(Arap lisancı), Derviş Ali, Yusuf Fehmi, Tahtacızade ve damadı Asım Efendi, Topçuoğlu Ahmed Efendi, Namık Efendizade, Asım Bey, Kadızade Mehmet Şerif, Şakirdi Kamil Efendi(hatta ve müzehhip olmaları), Hafız Faruk Kaleli, Hacı hafız Hamid (Bestekarlar), İbrahim Hakkı, Kolağası Ali Rıza  Bey(mutasavvıf)

Şehir belleği açısından değindiği aileler; Solakzadeler, Kadızadeler, Müftizadeler, Gözübüyükler iken

               Şehir belleğinde önemli yer tutan tarihi eserler ise şunlardır: Çifte Minareli Medrese, Yakutiye Medresesi, Ulu Cami, kale, tepsi minare, Pervizoğlu cami, Lalapaşa cami, Saltuk Kümbetleri,

               Şehir belleği açısından Tanpınar’ın yer verdiği kültürel ve sanatsal değerlere bakarsak şunları görürüz. Sözlü edebiyat örneği olarak Aşık Kerem, Battal Gazi Hikayeleri, Geyik destanı, Yayla türküsü, Yemen türküsü, Billur Piyale türküsü, Sarı gelin türküsü, Yıldız Türküsü, Tatyan bestesi, Su manzumesi

               Şehir belleği için önemli olan yerler. Boğaz, Ilıca ve Tebriz kapısındaki Aynalı kahve, Kars Kapısı(Atatürk’ün deprem nedeniyle karşılandığı yer olması), Erzurum Lisesi (Tanpınar’ın görev yapması ve Atatürk’ün Deprem nedeniyle geldiğinde burada kalması), Belediye Bahçesi

               Meslek kolları olarak ta şunlara yer vermiştir. Tabaklar, saraçlar, semerciler, dikiciler, çarıkçılar, mestçiler, kürkçüler, kevelciler, kunduracılar, kazazlar, arabacılar, keçeciler, çadırcılar, çulfalar, ipçiler, demirciler, bakırcılar, Kılıççılar, bıçakçılar, kuyumcular, zarcılar, sandıkçılar, kaşıkçılar, Tarakçılar, marancılar, boyacılar, dülgerler, yapıcılar, sabuncular, mumcular, takımcılar

               Tanpınar şehir belleği açısından kaybolan ve tehlike arz eden şeylere de değinmiştir. Bunlardan ilki nüfus kaybıdır. “Önceleri 1828 mağlubiyeti, 1876 felaketi ve daha önce birçok isyanlar muhakkak ki buraları gene sarsmıştı. Birincisinde yüz otuz iki bin olan nüfus, yüz bine inmişti. İkincisinde şehir kökünde sarsılmıştı.”[100] İkincisi ise şehir hayatının darbe yemesi ve değişmesidir.

Kaybolan çarşı, yıkılan şehir, bozulan ev, birden bire suyu çekilmiş bir nehir gibi ortadan silinen bütün bir hayat dinmeyen yaralar gibi kanıyordu.”[101] Bir diğer tehlike ise“ yeniden canlanan şuur bir türlü esaslının üzerinde duramıyor, teferruat üzerinde geziniyordu.”[102] Cümlesinde saklıdır.

                              Tanpınar şehir belleği açısından da bir öneri getirmektedir. Bu öneri Evliya çelebinin Seyahatnamesinde Uyvar kalesinin fethinde görev alan bir erin Uyvar eri Erzurumlu Abbas’ın ve Evliya çelebinin adının bir sokağa verilmesidir “… Cevat Dursunoğlu’na bahseden Yahya Kemal, Erzurum sokaklarından birine Uyvar eri Abbas adının verilmesini tavsiye etmiş. Güzel fikir. Temenni ederiz ki Erzurumlular Gürcü Kapısı’ndaki sokaklardan birine de Evliya Çelebi’nin adını verirler Böylece Erzurum gümrüğünden tekaüdiye veya maaş alan bu iki insan adını tesadüfün kurtardığı Uyvar şehnamecisi, yaşadıkları şehrin hatırasında birleşmiş olurlar.”[103]

Bu açıklamamızdan sonra Bizde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu önerisinin yanına bir başka öneri eklemek istiyoruz ve diyoruz ki! Erzurum şehri açısından bu kadar önemli bir şehir monografisi hazırlamış olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ve ona bu kadar kıymetli bilgileri veren, Erzurum şehri hakkında kendisine rehberlik eden Cevat Dursunoğlu’nun heykellerini, görev yaptıkları Erzurum Lisesinin Caddeye bakan ön kapısının önünde, ikisini aynı anda tasvir eden heykellerini dikelim. Ayrıca bu okulun çevresindeki iki mahalleye, sokağa veya caddeye isimlerini verelim.           

Ne dersiniz? İyi olmaz mı?

               Şehir belleği, toplumsal yapı ve kültür birbiri ile o kadar iç içe anlatılıp şehrin ekonomisi, tarihi ve coğrafyası ile bağlantılı işlenmiştir ki bu konuya ilişkin birçok bilgi ve tespiti bizde Tanpınar’ın anlatım tarzına uygun olarak yukarıdaki diğer konuların içerisinde de değindik. Bundan dolayı yazının lüzumsuz tekrarlara düşmemesi için toplumsal yapı ve belleğe ilişkin kısımları sadece özetleyen ve yukardaki konularda değinmediğimiz noktaları yazmakla yetindik. Okuyucularımızdan ricamız şehrin toplumsal yapısı ve belleğini bütün bir yazıyı göz önüne alarak değerlendirmeleridir.

[i] Zorbalık

DİPNOTLAR:

[1] Ekrem IŞIN: A’dan Z ye Ahmet Hamdi Tanpınar, YKY, KitapIık dergisinin armağanı, İstanbul 2003, s. 45.

[2] Ahmet Hamdi TANPINAR: Beş Şehir, Dergah Yayınları, İstanbul 2003 s. 44

[3] Tanpınar a.g.e., s 30

[4] Tanpınar a.g.e; s 35

[5] Tanpınar, a.g.e. s 35

[6] Tanpınar a.g.e. s 31

[7] Tanpınar a.g.e. s 31

[8] Tanpınar a.g.e. s 31

[9] Tanpınar a.g.e. s 62

[10] Tanpınar a.g.e. s 63

[11] Tanpınar a.g.e. s 64

[12] Tanpınar a.g.e. s 32

[13] Tanpınar a.g.e. s 63

[14] Tanpınar a.g.e; s 31

[15] Tanpınar a.g.e; s 63

[16] Tanpınar a.g.e; s 53

[17] Tanpınar a.g.e; s 34

[18] Tanpınar a.g.e; s 31

[19] Tanpınar a.g.e; s 31

[20] Tanpınar a.g.e; s 31

[21] Tanpınar a.g.e; s 31

[22] Tanpınar a.g.e; s 31

[23] Tanpınar a.g.e; s 62 -63

[24] Tanpınar a.g.e; s 39

[25] Tanpınar a.g.e; s 40

[26] Tanpınar a.g.e; s 31

[27] Tanpınar a.g.e; s 33

[28] Tanpınar a.g.e; s 32

[29] Tanpınar a.g.e; s 40

[30] Tanpınar a.g.e; s 44

[31] Tanpınar a.g.e; s 30

[32] Tanpınar a.g.e; s 31

[33] Tanpınar a.g.e; s 33

[34] Tanpınar a.g.e; s 31

[35] Tanpınar a.g.e; s 63

[36] Tanpınar a.g.e; s 63

[37] Tanpınar a.g.e; s 63

[38] Tanpınar a.g.e; s 63

[39] Tanpınar a.g.e. s 32

[40] Tanpınar a.g.e. s 63

[41] Tanpınar a.g.e. s 35

[42] Tanpınar a.g.e. s 35

[43] Tanpınar a.g.e. s 35

[44] Tanpınar a.g.e. s 45

[45] Tanpınar a.g.e. s 38

[46] Tanpınar a.g.e. s 30

[47] Tanpınar a.g.e. s 35

[48] Tanpınar a.g.e. s 37

[49] Tanpınar a.g.e. s 38-39

[50] Tanpınar a.g.e. s 37

[51] Tanpınar a.g.e. s 40

[52] Tanpınar a.g.e. s 40

[53] Tanpınar a.g.e s. 51

[54] Tanpınar a.g.e s. 51

[55] Tanpınar a.g.e s. 31

[56] Tanpınar a.g.e s. 31

[57] Tanpınar a.g.e s. 39

[58] Tanpınar a.g.e s. 52

[59] Tanpınar a.g.e s. 52

[60] Tanpınar a.g.e s. 57

[61] Tanpınar a.g.e s. 57

[62] Tanpınar a.g.e s. 49

[63] Tanpınar a.g.e s. 49

[64] Tanpınar a.g.e s. 44

[65] Tanpınar a.g.e s. 63-64

[66] Tanpınar a.g.e s. 58

[67] Tanpınar a.g.e s. 49

[68] Tanpınar a.g.e s. 50

[69] Tanpınar a.g.e s. 49

[70] Tanpınar a.g.e s. 50

[71] Tanpınar a.g.e s. 51

[72] Tanpınar a.g.e s. 34

[73] Tanpınar a.g.e s. 35

[74] Tanpınar a.g.e s. 35

[75] Tanpınar a.g.e s. 35

[76] Tanpınar a.g.e s. 30

[77] Tanpınar a.g.e s. 31

[78] Tanpınar a.g.e s. 31

[79] Tanpınar a.g.e s. 34

[80] Tanpınar a.g.e s. 34

[81] Tanpınar a.g.e s. 35

[82] Tanpınar a.g.e s. 34

[83] Tanpınar a.g.e s. 34

[84] Tanpınar a.g.e s. 59

[85] Tanpınar a.g.e s. 27

[86] Tanpınar a.g.e s. 39

[87] Tanpınar a.g.e s. 30

[88] Tanpınar a.g.e s. 30

[89] Tanpınar a.g.e s. 31

[90] Tanpınar a.g.e s. 33

[91] Tanpınar a.g.e s. 33

[92] Tanpınar a.g.e s. 34

[93] Tanpınar a.g.e s. 37

[94] Tanpınar a.g.e s. 37

[95] Tanpınar a.g.e s. 37

[96] Tanpınar a.g.e s. 37

[97] Tanpınar a.g.e s. 38

[98] Tanpınar a.g.e s. 39

[99] Tanpınar a.g.e s. 31

[100] Tanpınar a.g.e. s 63

[101] Tanpınar a.g.e; s 33

[102] Tanpınar a.g.e; s 33

[103] Tanpınar a.g.e; s 36

Ömer Yaşar Özgödek

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

Tavsiye

HOROZ ŞEKERİ